İlyada ya da Troya’da Ne Oldu?

Tarihte Troya Savaşı kadar üstüne yazılıp çizilen az şey vardır. En bilineni ve her şeyi “kağıt” üstünde başlatanı şüphesiz Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarıdır. Tabi bununla kalmaz, Romalı Vergilius’un Aeneas destanından 2026 Temmuz’unda vizyona girecek Nolan’ın Odysseus filmine kadar sayısız eser Troya ile ilişkilenir. Ama beni şaşırtan hala büyük çoğunluğun bu destansı hikayeler hakkında doğru düzgün, derli toplu bir bilgiye sahip olmaması. Doğrusu ilk okuduğumdan beri beni derinden etkilese de çoğu kişiyi cezbetmeyebilir İlyada ve Odysseia destanları. Okumaya başlayıp sıkılan çok arkadaşımla karşılaştım. Eğer Yunan dünyasına ve antikiteye biraz uzaksanız içine girmekte zorlanabilirsiniz bu destanların. Ayrıca İlyada’nın hemen başlarında sayılan bir sürü isim kafa karıştırıcı gelip insanı soğutabilir. Ama çağdaş kültürü biraz daha derinlikli bir şekilde anlayabilmek için “Batı edebiyatının başlatıcısı” kabul edilen bu eserleri, Troya Savaşı’nı bilmek gerekir. Kaldı ki bizim kültürümüzde de derin izleri vardır Troya Savaşı’nın.

İşte bu yazının yazılma motivasyonu da bu: olabildiğince sade bir şekilde ve sanat tarihinden bu destanı görselleştiren bir çok eserin desteği ile İlyada’yı, daha doğrusu Troya’da neler olduğunu anlatmak. Odysseia’yı ise başka bir yazıya bırakacağım.

Etimolojik parantez: “Truva” YANLIŞ, “Troya” DOĞRU. “İlyada” YANLIŞ, “İlias” DOĞRU. Bunların niye böyle olduğunu açıklamayacağım iş uzamasın diye ama bana güvenin. Yazıda Troya’yı kullanacağım ancak İlyada “galat-ı meşhur” olduğu yani dile yanlış şekilde yerleştiği için başlıkta öyle kullandım, bundan sonra doğrusunu kullanacağım.

İlias çok özetle Troya Savaşı’nın sadece 51 gününü, büyük oranda Akhilleus’a odaklanarak, anlatan bir hikayedir. Aslında bence Troya savaşının değil, Akhilleus’un hikayesidir İlias. Bazıları İlias’ın Troya Savaşı’nın tamamını anlattığını sanarak hayal kırıklığına uğrayabilir ama merak etmeyin, ben size hikayeyi öncesiyle ve sonrasıyla anlatacağım…

Yazının akışı şöyle olacak:

1- Helen’in Hikayesi

2- Tanrıların Hikayesi

3- Paris’in Hikayesi

4- Akhilleus’un Hikayesi

5- Troya Savaşı

6- Tahta At meselesi

7- Tarihçilerin Hikayesi

Of… Başlıkları yazarken yoruldum, bakalım ben altından kalkabilecek miyim, siz de sıkılmadan sonunu getirebilecek misiniz… İkimizin de işi zor.

1- HELEN’İN HİKAYESİ

Zeus… Çoğunuzun bildiği gibi uçkuruna pek sahip çıkamayan, tanrıça olsun ölümlü olsun gözüne kestirdikleri ile bir şekilde birlikte olan ve bu birlikteliklerin sonucunda bir çok tanrısal varlığın, kahramanın ya da özel ölümlünün doğmasına neden olan Yunan Pantheonu’nun baş tanrısı…

Bu seferki hedefi Leda adında bir ölümlü. Leda Yunanistan’da Aetolia bölgesinin Kralı Thestios’un kızı ve Sparta Kralı Tyndareos’un karısıdır. Tabi Leda’nın evli olması Zeus için önemsiz bir detay. Kendisi bu konularda son derece rahat takılan bi arkadaşımız. Ama Leda kocasına sadık bir kadın olduğundan onu elde etmek için bir tuzak kurması gerekir.

Bir kuğuya dönüşür Zeus ve bu şekilde yaklaşır Leda’ya. Leda da başına geleceklerden habersiz kendine yakınlık gösteren bu kuğuya sarılır.

Leda ve Kuğu, Leonardo da Vinci. Arka fon Mona Lisa’nın arka fonu ile büyük benzerlik taşır. Sol altta hikayenin devamı var. Kuğudan yani Zeus’tan hamile kalan Leda 2 yumurta doğurur ve bunun içinden 4 çocuk çıkar. Diğerlerini boşverin, hikaye uzar yoksa, bir tanesi Helen işte onların.

Detayları geçelim, kuğudan hamile kalır Leda ve bir süre sonra Helen adlı kızı doğurur. Doğal olarak normal bir kadın olmaz Helen. O güne kadar ölümlüler arasında dünyaya gelen en güzel kadın olur.

Güzellik göreceli bir kavram ve herkes için geçerli bir “en güzel” bulmak mümkün mü, çok tartışmalı… Onun için Helen’i temsil etmesi için Google görsellere “Helen of Troy” yazıp arama yaptım ve en çok tekrar eden sonuçlardan bir kolaj oluşturdum. Herkes kendi Helen’ini seçsin ve yazıya onunla devam etsin.

Ve işte bu güzel kız evlilik çağına geldiğinde işler sarpa sarmaya başlar. Çünkü güzelliğinin ünü bütün Yunanistan’a yayılmıştır ve bu coğrafyadaki neredeyse bütün kahramanlar, prensler hatta bazı krallar Helen’le evlenmek istemektedirler. Yüzlerce talip gelip Tyndareos’un kapısına dayanır.

Tyndareos ise bu durumdan pek hoşnut değildir, zira kızını sonuçta bir taliple evlendirecek ama geriye kalan bütün taliplerin öfkesini çekecektir. Bir çıkar yol bulamaz. İşte burada hikayemizin kurnazı, ilerde sık sık karşımıza çıkacak olan Ithaka Kralı Odysseus yardımına koşar.

Ithaka denen ufak bir adanın kralı olan Odysseus da aslında Helen’le evlenmek ister ancak diğer taliplilerin güç ve ihtişamlarını görünce şansının az olduğunu anlar ve kurnazca bir plan kurar. Tyndareos’a bu zorlu durumdan kalıcı düşmanlıklara neden olmadan nasıl çıkabileceğine dair bir yol sunabileceğini söyler ancak bunun karşılığında Kral Ikarius’un kızı olan Penelope ile evlenmesini sağlamasını ister. Tyndareos da kabul eder bu teklifi. Böylece kurnaz Odysseus İthaka’ya eli boş dönmek yerine bir prenses olan Penelope’yi alarak dönecektir. Önerisi ise şudur:

Odysseus, Kral Tyndareos’a önerisini söylüyor. En sağda bir “Herme” bulunuyor. En üstü Hermes başı biçiminde dikilitaşlara Herme deniyor.

Bütün talipleri bir araya topla, damat olarak seçtiği kişiyi açıklamadan önce hepsinin bir yemin etmesini istediğini söyle onlara. Taliplerin hepsine seçilen damada saygı duyacakları ve ileride bu evliliğin başına kötü bir şey gelirse hepsinin bu çifti ve evliliği korumak için bir araya geleceklerine dair yemin ettir“. Çok da akıl edilemez bir şey değilmiş… Neyse, bozmayalım büyüyü.

Tyndareus’un aklına yatar bu öneri ve Odysseus’un dediği gibi yapar. Tüm taliplere yemin ettirdikten sonra damat olarak en zengin olan ve en çok hediye ile gelen Sparta prensi Menelaus’u seçtiğini açıklar (paragöz herif) ve Helen Menelaus’la evlenir…

Bu arada belki bir şey dikkatinizi çekmiştir, Tyndareos Sparta Kralı idi, Helen bunun kızı yani Sparta prensesi. E Menelaus da Sparta prensi… Burada iş biraz karışık ve ben de tam çözemedim ama anladığım kadarı ile Menelaus Tyndareos’un oğlu değil. Anası babası başka, dolayısıyla bir ensest durumu yok. Şöyle olabilir, Menelaos Helen’le evlendikten sonra Sparta’ya (içgüveysi olarak) yerleşip Sparta prensi unvanını almış olabilir. Ya da ben uyduruyor olabilirim ama dediğim gibi burada tam çözemediğim bir olay var.

Neyse, bunlar evleniyor, çoluğa çocuğa karışıyorlar. Mutlu mesut hayatlarına ileride tekrar dönüp altını üstüne getireceğiz.

2- TANRILARIN HİKAYESİ

Bu hikaye bir düğünle başlıyor. Öncesi de var ama girersek çıkamayız, onun için düğünle başlatalım. Denizlerde yaşayan tanrısal bir varlık olan Thetis ile Teselya Kralı Peleus’un düğünü bu. Pek alışıldık bir şey değil bir ölümsüzün ölümlü ile evlendirilmesi, hatta bu nedenle baya kızgın ve üzgün Thetis.

Bir ölümlü ile evlendirilmek hakaret ve aşağılanma anlamına geliyor tanrılar arasında ama yapacak bir şey yok, Zeus böyle karar veriyor. Çünkü bir kehanet var, “Thetis’ten doğacak çocuk babasından bile güçlü olacak” diye. Dolayısıyla Thetis’in bir tanrıdan hamile kalması Zeus için korkutucu bir seçenek. Bütün baş tanrılar gibi Zeus da güçlü başka bir ölümsüzün tahtını tehdit etmesinden korkuyor ve bu tehlikeyi Thetis’i bir ölümlü ile evlendirerek bertaraf ediyor. Bu evlilikten doğacak çocuğun maceralarını da konuşacağız ama önce düğün…

Thetis ve Peleus’un düğünü. Dikkatli bakarsanız altın elmayı ortaya bırakmak üzere olan Eris’i görebilirsiniz (Joachim Wtewael (1566–1638). Kaynak: wikipedia

Tanrılar alemindeki düğüne bütün ölümsüzler ve önde gelen ölümlüler davet ediliyor, bir tanesi hariç… Nifak, huzursuzluk tanrıçası Eris. Bu da anlaşılır bir durum. Düğününüze böyle bir tanrıçayı çağırmak istemezsiniz. Neyse, düğün başlıyor, eğlence müthiş ama çağırılmadığı için oldukça alınmış olan Eris bu düğünden hiç hazzetmiyor. Veee ne tanrıçasıydı bu arkadaşımız? Nifak… Dolayısıyla yapması gerekeni yapıyor ve kimseye görünmeden düğünün orta yerine altın bir elma bırakıp üzerine “EN GÜZELE” yazıyor.

Dikkatli okuyucular burada “kendini gerçekleştiren kehanet” benzeri bir motif yakalamıştır. Yani Eris yapmasından korkulan bir şey yüzünden düğüne çağırılmıyor ama tam da düğüne çağırılmadığı için yapmasından korkulan şeyi yapıyor… Müthiş.

Elma bulunduğunda tabi olay oluyor bu söz. Kimin bu elma, yani kim en güzel? Ölümlüler arasında Helen, tamam onu biliyoruz da Helen bu düğünde değil ve ortamda ölümsüzler var. Dolayısıyla en güçlü 3 tanrıça olan HERA, ATHENA ve APHRODİTE elmanın kendi hakları olduğu iddiasıyla ortaya çıkıyorlar. Aralarında -doğal olarak- anlaşamayınca da hakem olarak baş tanrı Zeus’a aralarından en güzeli seçmesini istiyorlar.

Haaah… S.çtın mı şimdi Zeus… Kimi seçse diğer ikisinin nefretini çekecek ve Zeus’ta olsanız tanrıçaların nefretini çekmek pek hoş bir şey değil. Dolayısıyla bu işten sıyrılmanın bir yolunu arıyor bizim kart zampara…

Diyor ki… “Şimdi biriniz karım (aynı zamanda kardeşim), öbürünüz kızım, Aphrodite ise bambaşka… Öhö.. Yani şimdi benim bu seçimde tarafsız olmam kolay değil, dolayısıyla sizi İda Dağı’nda bir çoban olan Paris’e göndereceğim. O, güzelden anlar, o seçecek sizin hanginizin en güzel olduğunu…” Neden Paris’in seçildiğine dair aşağıda bir teori okuyacaksınız.

Bu arada İda Dağı da bugün kuzey Ege’deki Kaz Dağı. Zeus habercisi Hermes’i çağırıyor ve ondan bu üç tanrıçayı İda’ya, “çoban” Paris’in huzuruna götürmesini emrediyor.

Şimdi, kimmiş bu Paris denen adam, ona biraz daha detaylı bakalım…

3- PARİS’İN HİKAYESİ

Paris ilk olarak dağda bir çoban olarak çıkar karşımıza ama aslında uzunca bir hikayesi vardır. Özetleyerek anlatalım:

Troya Kraliçesi Hekabe hamileyken bir gece rüyasında bir alev topu doğurduğunu ve bu alev topunun tüm Troya’yı yakıp yok ettiğini görür ve sabah rüyasını Kral Priamos’a anlatır. Kral hemen kahinleri çağırır ve rüyayı yorumlamalarını ister. Eh, çok zor değil sanırım bu rüyayı yorumlamak… Kahinler der ki; “kraliçenin doğurduğu çocuk ilerde Troya’nın mahvolmasına neden olacak, dolayısıyla bu çocuğun yaşamasına izin verilmemeli”.

Kral Priamos doğal olarak tırsar bu durumdan ve çocuk doğar doğmaz sarayda görevli bir çoban olan Agelaus’a çocuğu öldürme görevi verir. Ancak bir çok mitte de olduğu gibi Agelaus direk öldürmeye kıyamaz ya da belki günah işlemekten, bebek katili olmaktan çekindiği için bebeği kendi kendine ölmesi için İda Dağı’na bırakır. Bebek dişi bir ayı tarafından bulunur ve emzirilir. Dokuz gün sonra bebeği bıraktığı yere dönen Agelaus onun hala yaşadığını görür ve belki acıdığından belki de bu mucizenin tanrısal bir işaret olduğunu düşündüğünden bebeği alır, ona Paris ismini verir ve gizli gizli evinde büyütür. Krala ise bebeği öldürdüğünün kanıtı olarak bir köpek dili götürür.

Sizi biraz sıkma riskini göze alarak Paris’in doğumu, sürgünü ve tekrar geri dönüşüne dair farklı bir kaç anlatıyı da buraya wikipedia’dan copy+paste yapıyorum:

Bizanslı yazarlar Paris’in çocukluk öyküsüne dair farklı versiyonlar sunmaktadır.

John Malalas’a göre , Paris doğduğunda Priamos, Apollon’un kahinine danıştı. Kahin, çocuğun otuz yaşına geldiğinde Frigya krallıklarını yok edeceği konusunda uyardı. Kehanetten korkan Priamos, çocuğun adını Aleksandros olarak değiştirdi ve onu gizlice bir çiftçi tarafından yetiştirilmek üzere kırsala gönderdi. Onu gizli tutmak için Priamos ayrıca kırsalda güçlü bir müstahkem yerleşim yeri inşa etti ve ona Parion adını verdi. Paris orada büyüdü ve eğitimini aldı. Otuz iki yıl geçtikten sonra Priamos, kehanetin sona erdiğine inandı. Paris’i büyük bir onurla Toya’ya geri getirdi ve daha sonra onu Apollon’a kurbanlar sunmak üzere Yunanistan’a dini bir göreve gönderdi.

John Tzetzes benzer bir anlatım sunuyor. Hekabe, hamileliğinin başlarında, rüyasında Troya’yı yok edecek ateşli bir canavar doğurduğunu görür. Kahinler onun bu rüyayı yorumladılar ve doğacak çocuğun şehre felaket getireceği konusunda uyardılar. Buna rağmen Hekabe doğum yaptı. Kral Priamos tekrar Apollon’un kahinine danıştı. Kahin, Paris’in otuz yaşına geldiğinde Troya’nın yıkımına neden olacağını doğruladı. Bunun üzerine Priamos, Paris’i kırsal kesimde, Parion adını verdiği bir şehirde büyümesi için gönderdi. Paris orada eğitim ve öğretim gördü. Otuz yıl sonra Priamos, Paris’i Truva’ya geri getirdi ve daha sonra felaketi önlemek için Apollon’a kurbanlar sunması için Argos’a gönderdi.

Suda biraz farklı bir ayrıntı vererek, yerin Amandros olarak adlandırıldığını, Paris’in otuz yıl boyunca burada büyüdüğünü ve eğitim aldığını belirtiyor. Daha sonra şehir, onun adından dolayı Parion olarak yeniden adlandırıldı“.

Bir parantez… Paris’in isminin etimolojisi çok acaip, wikipedia’dan aktarıyorum:

Antik Yunan’daki ‘Paris’ isminin kökeni muhtemelen daha eski bir Anadolu halkının dili olan Luviceydi. Bu isim Hitit metinlerinde geçen ‘Parizitis’ olabilir. ‘Pari’ ilk/en öndeki ‘zitis’ de adam demekti. Dolayısıyla Paris ‘ilk adam, en öndeki adam’ gibi bir anlama sahipti. İsim Yunanca’ya Aleksandros olarak geçmişe benziyor. Bu ise Yunanca insanların koruyucusu gibi bir anlama sahip

Muhtemelen Yunanlar Paris’i böyle çevirdiler Yunanca’ya. İlk adam, en öndeki adamı da “serdar” yani savaşta en önde giden gibi düşünürsek anlam yakınlaşıyor.

Neyse, konuya dönelim…

Paris bir çoban olarak büyür ve babasının sürüsünü dağlarda otlatmaktan başka pek bir işi yoktur.

Zeus’un üç tanrıça arasından en güzeli seçme işini neden Paris’e verdiğine dair bir anlatıyı da yine wikipedia’dan aktarıyorum:

Paris’in bu sıradaki başlıca meşguliyeti, (üvey babası) Agelaus’un boğalarını birbirleriyle karşı karşıya getirmekti. Bir boğa bu karşılaşmaları sürekli kazanmaya başladı. Paris, bu boğayı rakip çobanların kendi ödüllü boğalarıyla karşı karşıya getirmeye başladı ve boğa hepsini yendi. Sonunda Paris, şampiyonunu yenebilecek herhangi bir boğaya altın bir taç teklif etti. (Savaş tanrısı) Ares bu meydan okumaya kendini bir boğaya dönüştürerek ve yarışmayı kolayca kazanarak karşılık verdi. Paris, tacı tereddüt etmeden Ares’e verdi. Yargılamadaki bu açık dürüstlük, Olimpos tanrılarını Paris’i Hera, Afrodit ve Athena arasındaki ilahi yarışmaya hakem olarak atamaya sevk etti”. Yani adil olması Zeus’un jüri olarak onu seçmesine neden oluyor.

İşte Paris, dağda sürüsünü otlatırken birden 3 tanrıça ve Hermes ile karşılaşıyor. Normalde insanların tanrılarla karşılaşması pek iyi bir şey değildir Yunan mitolojisinde ama Paris şaşkınlık ve korkusunu hızlı atlatıyor anlaşılan. Hermes ona Zeus’un buyruğunu iletiyor. Uyanık Paris her tanrıça ile sırayla yalnız görüşmek istediğini söylüyor. Tam böyle Ege’li kurnaz köylü profili değil mi bu yaa… “Taam İrmes ifendi, seççem seççeem de güzeli, yannııız bi baş başa görüşem hele şu güzellernen…

Baş başa görüşmelerin nedeni bellidir: rüşvet olarak Hera büyük bir zenginlik ve şan, Athena ise tüm girdiği tüm savaşları kazandıracak bilgi ve beceri teklif eder. Aphrodite ise dünyanın en güzel kadınının aşkını… Evet, doğru bildiniz, Aphrodite’yi seçer bizim mal değneği…

Konuyla ilgili en erken tarihli tasvirlerden biri. MÖ 560-550’ye tarihlenen çok tatlı bir duvar resmi. En solda Paris, önünde Hermes, sağa doğru Elinde mızrağıyla AThena, elinde narlarıyla Hera ve Aphrodite. Sağdakiler kim çıkaramadım… Kaynak: wikipedia.

Burada aslında insanın doğasına dair -nereden bakarsanız oraya çekilebilecek- bir şey var. Belki insanoğlunun en temel dürtüsünün aşk olduğu çıkar buradan, belki de insanın sevgiyi paraya, güce ve şöhrete tercih ettiği ya da iyilik ve onur uğruna mücadelelere girip kazanıp dünyayı daha iyi bir yer haline getirmektense sevgilisinin koynunda yatmaya daha meyilli olduğu… Bilemiyorum Altan.

Roma döneminden “Paris’in Yargısı”, Pompeii’den bir duvar resmi. Solda Hera, Ortada Aphrodite, Sağda Athena. Sonra da asası ve kanatlı şapkasıyla Hermes ve kayaya oturan Paris. Kaynak: wikipedia.

Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi Yunan mitolojisinde bir kural vardır, Olimpos tanrıçaları içerisinde sadece Aphrodite çıplak olarak tasvir edilebilir. Çıplaklık diğerleri için utanç verici bir şeydir. Ancak Aphrodite utanmak bir yana her fırsatta sergiler ideal vücudunu. Mutlak güzel bir şey nasıl utanılabilir olur ki? Ama aşağıdaki resimde de gördüğünüz gibi her sanatçı dikkat etmez bu kurala.

“Paris’in Yargısı”, Peter Paul Rubens (1577 – 1640). Bu biraz abartı geldi bana. Zira Aphrodite tamam ama Athena ve Hera’nın soyunup vücutlarını sergileyeceklerini sanmıyorum. Bu gibi şeylere sert bir şekilde karşı çıkan tutucu tanrıçalardır kendileri. Heralde Rubens huyu olduğu üzere löpür löpür et çizmek için onları da soyuvermiş… Kaynak: https://www.greeklegendsandmyths.com
“Paris’in Yargısı”, Gustav Pope (1852-1895). Bu tablonun sadeliğini çok seviyorum ama Paris’in tablodaki absürd konumu ve duruşu da güldürüyor beni. Kaynak: https://www.greeklegendsandmyths.com

Neyse ya, güzellikti tanrıçaydı derken kafa gitti. Geri dönelim hikayeye. Paris seçiyor Aphrodite’i. Sonra bir dizi olayın ardından (buraları anlatmayacağım artık, çok uzadı iş) Paris Troya’ya geri döner ve yıllar önce öldü sanılan prens olduğu açığa çıkar. Hekabe ve Priamos tereddüt etseler de bağırlarına basarlar çocuklarını. Bak kaç yıl oldu, çocuğun da günahına girdik, hani yıkılmadı Troya, demek ki asılsızmış kehanet derler. Siz daha durun…

Sadece Paris’in kız kardeşi Kassandra itiraz eder. Kassandra çok ilginç bir karakterdir, onun için biraz tanıtmak iyi olur.

Kassandra bir Apollon rahibesidir. Bildiğiniz gibi Apollon bir çok işinin yanı sıra kehanet işlerine de bakan arkadaş… Anlatılana göre Priamos’un kızları arasında en güzeli olan Kassandra Apollon’a kendisine kehanet yeteneği vermesini istemiş karşılığında ona cinselliğini vaadetmişti. Bizim zampara Yunan tanrılarına sunulacak en mantıklı şey… Apollon da “tabii ki güzelim” deyip ona kehanet yeteneği verir ancak Kassandra daha sonra tanrıya vadettiği şeyi vermeyince Apollon sinirlenip onun ağzına tükürür. Yani aslında onu lanetler. Laneti ise şudur: Geleceği görecek ama söylediklerine kimse inanmayacaktır…

Çok acayip bir motif bu. Bir yandan çocuk masalı gibi bir şey ama bir yandan da olabildiğince derinleştirilebilecek bir mevzu… İlk aklıma gelen bugün aydınların gelecekteki sorunları dile getirmesi ama halkın büyük çoğunluğunu inandıramamaları, görmezden gelinmeleri bir Kassandra laneti değil mi? Peki onlar neden lanetliler? Sırf bundan uzun bir yazı daha çıkar ama burada duralım.

Solomon J. Solomon’un 1886 tarihli Ajax ve Kassandra tablosu. Kaynak: Wikipedia.
Tablo tam şu anı görselleştirir: “Troya’nın yağmalanması sırasında Kassandra, Athena tapınağına sığındı. Orada, korunması için yalvararak Athena’nın tahta heykeline sarıldı, ancak Küçük Ajax tarafından kaçırılıp vahşice tecavüze uğradı”

Bizim Kassandıra bütün Troya’da bağıra bağıra “bu Paris denen adamı almayın kente, mahvedecek bizi” diyor ama… Dedik işte… Dinlemiyorlar…

Paris saraya kabul ediliyor ve bir prens gibi yaşamaya başlıyor. Ardından bir gün Kral Priamos onu Sparta’ya gönderiyor bir görev için. Bazıları buna Sparta Kralı’na iyi dilekler ve hediyeler götürmek için diyor, bazıları başka bir neden gösteriyor ama bizim Paris bir şekilde maiyetiyle birlikte açılıyor denize, Sparta’ya gidiyor.

Sparta Kralı daaaaa… Evet, bildiniz, yukarda karısı Helen ile mutlu mesut bıraktığımız Menelaos. Paris saraya gelip hediyelerini sunuyor ve tabi Helen’i görür görmez aşık oluyor. Eh, ne de olsa dünyanın en güzel kızı ve bildiğiniz gibi ruh güzelliği değil fiziksel güzellik çalışıyor çoğu mitte… Hiç, bir tanışalım, bakalım iyi bir kadın mı, kafamız uyuşacak mı, yav bu kadın evli sorun olacak mı demeden Paris diyor ki “ben buna aşık olduruveedim gaari, alacen ben bunu”. Helen de Paris’e aşık oluyor tabi. Neden? Yav yukarda dedik ya, Aphrodite dünyanın en güzel kadınının aşkını vadetmişti Paris’e. Tesadüf bu ya, Paris Sparta sarayında konukken Kral Menelaos’un da Girit’e bi gidip gelmesi gerekiyor. Bir cenazeye mi ne katılacak. Biraz da saf sanırım Menelaos. Lan olm görmüyo musun neler oluyo, Aşk-ı Memnu yaşanıyo sarayında, haberin yok.

Neyse, Menelaos bir kaç günlüğüne Girit’e gitmişken Paris alıyor Helen’i ve kaçıyorlar Troya’ya…

Paris’in Helen’i kaçırması. Giovanni Francesco Romanelli (1610–1662). Kaynak: wikimedia. Bu anlatım bana pek doğru gelmiyor. Helen burada zorla kaçırılıyor gibi. Ama yazıda da anlattığım gibi aslında Helen isteyerek geliyor Paris’le Troya’ya. Burada biraz “batının namuslu, güzel kızını zorla kaçıran pis doğulu” şeklindeki oryantalist bakış açısı var.
Paris’in Helen’i kaçırması. Gavin Hamilton, 1782-4. Kaynak: Britannica. Bu daha doğru bence. Helen burada kaçırılıyormuş gibi değil, daha çok kendi isteği ile geliyormuş gibi.

Paris ve Helen’i taşıyan gemi Troya’ya yaklaşırken ilk Kassandra görür onları ve yine başlarına gelecekleri hisseder. Bağırır çağırır, “bu kızı almayın kente, geri gönderin, mahvolacağız yoksa hep birlikte” diye. Ama yine dinlemezler… Kral Priamos der ki, “gençler aralarında anlaşmışlar. Birbirlerine aşıklar. Kadının evli olması ufak bir detay, neyse artık… Yaşasın o da bizle, gelinim olsun, oğlumu mutlu etsin“. Bu arada ben de baya Homeros gibi yazmaya başladım.

Menelaos sarayına dönünce “oha” der. “Adama güvendik, karımızı alıp kaçmış“. Burası Homeros gibi olmadı. 😦 Neyse, bütün Yunan krallarına, kahramanlarına haber salar, der ki “hatırlayın verdiğiniz sözü. Karımı kaçırdı hergelenin biri, toplanın, toplayın ordularınızı, almaya gidiyoruz Troya’ya Helen’i, Troyalıları da yok etmeye“.

Ama o kadar kolay olmayacaktır bu iş. 10 yıl sürecektir kuşatma. Ve bir çok kahramanın hayatına mal olacaktır. Onlardan birisi de tarihin en müthiş kahramanlarından biri olan Akhilleus’tur…

4- AKHILLEUS’UN HİKAYESİ

Yunan mitolojisinin en görkemli kahramanlarından birisi hiç şüphesiz Akhilleus’tur. İsminin çok farklı yazılışları var. Aşil, Achilleos, Akhilos vb… Ama Yunanca aslına en yakını Akhilleus. Yukarıda düğünlerine şahit olduğumuz Thetis ve Peleus’un oğulları Akhilleus. Hatırlayın, Thetis’in çocuğunun babasından daha güçlü olacağı kehaneti vardı ve Zeus da Thetis’in bir tanrı ile evlenmesi olasılığından korkarak onu zorla bir ölümsüzle evlendirmişti. Dolayısıyla bu evlilikten, her ne kadar bir tanrıdan daha güçlü olmasa da oldukça sıra dışı bir kahraman doğuyor. Ancak bir kusuru var, ölümsüz değil.

Tabi Thetis buna çok üzülüyor ve oğlunun ölümsüz olabilmesi için onu sadece ölümsüzlerin erişimi olan kutsal Styx ırmağına sokuyor. Bu ırmağın suyu insanları ölümsüz yapma gücüne sahip. Yalnız Thetis çocuğu ayak topuğundan tutarak suya daldırdığı için topuğuna Styx’in suları değmiyor ve Akhilleus’un vücudunun en zayıf noktası topuğu kalıyor. Bugün de “Aşil topuğu” deyimi bir şeyin en savunmasız, kırılgan yerini tarif ederken kullanılır. Anatomide de topuğu calf kasına bağlayan arkadaki tendona da “Aşil tendonu” adının verilmesinin nedeni budur.

Thetis Akhilleus’u Styx ırmağına sokuyor. Topuğundan tutma be kadın… Ressam: Antoine Borel (1743-1810), Kaynak: https://www.worldhistory.org/
Thetis Akhilleus’u Styx ırmağına sokuyor. Ön tarafta Hades’in ve nehrin bekçisi üç başlı vahşi köpek Kerberos uyukluyor. Muhtemelen Thetis bi numarayla uyuşturdu köpeği. Arka planda ölmüşlerin ruhları kayıkçı Kharon’a nehrin diğer tarafına geçirilmeleri için yalvarıyor. Ressam: Peter Paul Rubens (1743-1635), Kaynak: https://uw.manifoldapp.org/

Şimdi Akhilleus’la ilgili ilginç bir ön bilgiyi daha vermek gerekiyor. Zeus tarafından bir nevi aşağılanarak bir ölümlü ile evlenmek zorunda bırakılan Thetis tanrının huzuruna çıkıp yalvararak oğlu için ölümsüzlüğü garanti altına almak ister. Zira tahmin edersiniz ki ölümsüz bir anne için en zor olan şey ölümlü bir çocuğa sahip olmaktır. Zeus ise bunu uygun bulmaz ancak Thetis’e belki de haksızlık yaptığını düşünerek “oğluna kaderini belirleyecek seçimi yapma ayrıcalığını tanıyacağım” der ve Akhilleus’a şu iki seçeneği sunar:

Uzun, mutlu ancak sıradan bir insanın yaşamı mı,

Kısa ama kahramanlıklarla dolu, nesiller boyu hatırlanacak bir yaşam mı?

Evet, tahmin edeceğiniz gibi bizim deli oğlan B seçeneğini seçer. Siz hangisini seçerdiniz? Yorumlarda buluşalım… 🙂

Neyse, çocuk büyüyor, sıra dışı bir savaşçı oluyor ve mrymidonlar (karıncalar) denen askerlerden oluşan bir ordunun başında türlü kahramanlıklar peşinde koşuyor. Aşağıda anlatacağımız gibi Akhaların seferberlik görev emri geldiğinde ise biraz yan çiziyor… Hatta kadın takliti yapmaktan bile çekinmiyor.

Gördüğünüz gibi Yunan kahramanları böyle, dünyanın en müthiş savaşçısı olarak savaştan kaçmak için kadın taklidi yapmak bile var. Çok acaip bir konu bu. İleride hüngür hüngür ağladığını da göreceğiz Akhilleus’un. Yani çağdaş Hollywood kahramanlarından çok farklı, daha karışık ve insani karakterler sanki. Neyse, Akhilleus’un kadın taklidini ve yakalanmasını aşağıdaki bölüme bırakıyorum. Savaşa gelelim. Daha doğrusu savaşa gelemeyişe gelelim…

5- TROYA SAVAŞI

Troyalıların atası Dardanus Zeus’un oğluydu. Kim bilir yine Hera’dan gizli kimden peydahladıysa artık. Troya’nın diğer adı olan Ilium’u bu Dardanus’un torunu Ilus kurmuştu. İlias’da geçen Kral Priamos’un da İlus’un torunu olduğu söylenir.

Destanın adı olan İlias işte tam olarak “Illium’da Olanlar” demektir. Bir etimolojik bilgi daha; kendi soyunu Troyalılara bağlamaya pek meraklı Romalılar’da sıklıkla rastlanan Iulius (Julius) ismi bu Ilus’tan gelir. Hatırlayacaksınız, ünlü Caesar’ın da ismi Iulius’tur ve Caesar da her fırsatta soyunun Troyalılara, oradan da Venüs’e dayandığını belirtmekten gurur duyar.

Neyse, savaşa gelelim. Gelemiyoruz… Yukarıda anlattığımız gibi Paris Helena’yı Troya’ya kaçırınca mağdur koca Menelaus bütün Yunanistan’a haber salar ve “hatırlarsanız bir söz vermiştiniz, eğer bu evliliğin başına bir şey gelirse hep birlikte onu savunacaktınız. Şimdi ağalar, Troyalılar benim karıyı kaçırdılar, toplanın da geri almaya gidelim” der. Tabi çok da hevesli değildir krallar Paris’in kaçırılan karısının peşine düşmeye ama verilmiş bir söz vardır, somurta somurta gelir katılırlar Menelaos’un abisi Agamemnon’un komutanlığını yaptığı orduya.

Yalnız bizim uyanık Odysseus yoktur ortalıkta. Agamemnon haberciler gönderir Ithaka’ya. Gidin getirin şu kurnaz tilkiyi der. Haberciler Ithaka’ya vardığında Odysseus deli takliti yapar. Kendisini sabana koşmuş, tarlalarını sürmekte, tuz ekmektedir. Ancak haberciler de en az onun kadar uyanıktır ve bebek yaştaki oğlu Telemakhos’u ilerlediği yol üzerine koyarlar. Tabi oğlunu ezip sabanla biçmemek için duran Odysseus yakayı ele verir ve o da askerleriyle birlikte orduya katılmak zorunda kalır.

Bir başka eksik de Akhilleus’tur. Herkes bilir ki Akhilleus olmadan bu savaş kazanılamayacaktır. Gelin görün ki annesi Thetis eğer bu savaşa katılırsa oğlunun öleceğini bilmektedir ve orduya katılmasını engellemek için oğlunu kadın gibi giydirip bir Skyros sarayının hareminde saklar. Ancak Akhalar da bilmektedirlerdir ki Akhilleus olmadan bu savaşı kazanmaları mümkün değildir.

Bu sefer Agamemnon Odysseus’u görevlendirir, git şu herifi getir der. Odysseus da Akhilleus’un saklandığı hareme satıcı kılığında gider ve iki bohçasını yere serer. Birinde kadınların ilgisini çekecek giysiler, süsler ve kumaşlar vardır, diğerinde ise savaş aletleri, oklar, kılıçlar… Haremdeki bütün kadınlar birinci bohçanın etrafında toplanırken sadece biri savaş aletlerini incelemeye başlar. Odysseus der ki “gel bakalım garı gılıklı Akhilleus”. Böylece Akhilleus da Myrmidonlar yani karıncalar denen askerlerini alıp orduya katılır.

Odysseus Tarafından Yakalanan Akhilleus, Jan de Bray. Kaynak wikipedia. Beyazlı olan Akhilleus. Bakışlar filan çok komik değil mi yaa…

Neyse, ordu sonunda Aulis’de toplanır ancak bir türlü esmez uygun rüzgarlar. Kahinler bunun nedenini başkomutan Agamemnon’un Artemis’i gücendirmesine bağlarlar. Galiba onun kutsal bir geyiğini mi ne öldürmüs Agamemnon. “Peki”, der, “ne yapacağız?“. “Kurban” der kahinler. “Kızını kurban edeceksin, Iphigenia’yı“. Haydaaa… Durduk yere dram. Sert adamdır Agamemnon, çağırtır kızını. Bir yalan söylerler, “gel seni Akhilleus’la evlendireceğiz” derler. Tabi o zamanlar genç kızların hayalidir Akhilleus. Bu yalanla getirirler Iphigenia’yı ve sunak masasına yatırırlar. Burada kimisi der ki; kestiler güzelim kızı, “akıttılar masum kanını yatıştırmak için Artemis’in gazabını,” kimisi der ki; “kıyamadı Artemis kıza, tam keseceklerken boynunu bir geyiğe dönüştürdü onu ve aldı kendi sürüsüne kattı“. Kimisi de aşağıdaki duvar resminde olduğu gibi “Artemis’in İphigenia’nın yerine bir geyiği kurban olarak gönderip kızı aldığını” aktarır. Tanıdık geldi mi? Yukardan hayvan iniyor, aşağıda baba çocuğunu kurban etmesin diye… Yaa… Di mi…

İphigenia’nın Kurban Edilişi, Pompeii’den bir duvar resmi. Kaynak: wikipedia. Solda baba Agamemnon üzüntülü, hemen yanında bir sunağa benzeyen sütunun üstünde yanında geyikleri ile Artemis. Yukarda solda geyik indiren bi arkadaş, sağda da galiba Artemis’in kendisi. En sağdaki sakallı muhtemelen kahin. Eli çenesinde, “lan” diyo “yukardan geyik iniyo, ilerde bu kesin başka dinlere de geçer. Lan yoksa biz de bunu Mezopotamya mitlerinden almış olmayalım?“. İki adam da (galiba sakallı olan Odysseus) çırpınan İphigenia’yı tutuyorlar. “Abi kesiyo muyuz?

Neyse, işte bir şekilde Artemis teskin edilir, eser uygun rüzgarlar, yola koyulur ordu gemilerle Troya’ya doğru.

Şimdi buralar İlias’da yer almaz. Destan aslında Troya savaşını anlatmaz. Yaklaşık 10 yıl süren savaşın ya da daha doğrusu kuşatmanın çok az bir kısmını, 9. yıldaki 51 gününü anlatır. Ne başından başlar, ne de sonunu getirir. Zaten sanki derdi de Troya Savaşı’nı anlatmak değilmiş gibidir. Asıl derdi Akhilleus’un öfkesini anlatmaktır. Bu nedenle de şu dizelerle başlar İlias:

Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle” (1. Kaynak)

ya da bir başka çeviride:

Gazabını terennüm et, ey tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un” (2. Kaynak)

Homeros ve eserlerinin tercümesi antik çağdan beri çok acayip tartışmaların döndüğü neredeyse bir “bilim dalı”dır. O tartışmaları kenara koyuyorum, yoksa bitmeyecek yazı. Biliyorum, uzattığımı düşünüyorsunuz ama bu yazdıklarım aslında özetin özetinin özeti…

Ufak bir bilgi daha vereyim. Bu dize bazıları tarafından “Çağdaş Batı Edebiyatı”nın başlangıcı kabul edilir ve “tüm “Batı kültürü “gazap/öfke” sözcüğü ile başlar” diye hayli ilginç çözümlemeler de vardır.

Neyse, devam… Peki nedir Akhileus’u bu kadar öfkelendiren, anlatayım… Ordu Troya önüne gelmeden önce ve geldikten sonra sürekli çevredeki yerleşimleri yağmalamakta, esirler almaktadır. Daha sonra bu esirler komutanlar arasında paylaştırılır. Bu paylaşımda büyük komutan Agamennon bir Apollon rahibinin kızı olan Khryseis’i almıştır. Babasının yalvarmaları kar etmez ve geri vermez kızı. Başka yolu kalmayan rahip Apollon’a yalvarır ve Tanrı da Yunan ordusuna korkunç bir bulaşıcı hastalık gönderir. Ordudaki kahinler Agamemnon’a derhal kızı babasına geri vermesi gerektiğini yoksa bütün ordunun hastalıktan kırılacağını söylerler. Çaresiz kızı geri gönderir Agamemnon ama bu işe çok bozulmuştur. Esirsiz kalmış, bir nevi onuru lekelenmiştir. Bunu telafi etmek için de gözüne Akhilleus’un esiri Briseis’i kestirir. Akhilleus’un itirazına rağmen Briseis’i alır ve kendi çadırına götürür. Bu sefer onuru lekelenme sırası Akhilleus’a gelmiştir. Çok kızar bu duruma ve yapabileceği en büyük kötülüğü yapar Agamemnon’a, askerleri ile birlikte savaştan çekilir.

Briseis’in, Akhilleus’un Çadırından Alınışı. Tischbein, 1773. Kaynak: getarchive.net

Burada bazı filmlerde, resimlerde Akhilleus’un Briseis’e aşık olduğu filan gibi saçma kurgular yapılıyor. Burada aşk filan söz konusu değil. Savaştan alınan ganimet bir nevi “onur payı”dır. Siz bu ganimetleri komutanın elinden zorla alırsanız bu o komutan için çok büyük bir aşağılanma ve hakaret demektir. Yani burada mesele onuru lekelenmiş komutanların bunu telafi etme çabalarıdır.

Nesye, Akhilleus savaştan çekilince her şey ters gitmeye başlar. Akhalar geriler, Troyalılar başarılı akınlar yaparlar.

Bu arada yeri gelmişken belirtelim, Troya Savaşı bir anlamda tanrıların da mücadelesidir. Farklı tarafları tutarlar:

Troyalıları Tutan TanrılarAkhaları Tutan Tanrılar
Zeus (Yanar Döner)
Apollon
Aphrodite
Ares
Artemis
Leto (Olimpos dışı)
Hera
Athena
Poseidon
Hermes
Hephaestus

Akla şu soru gelebilir: Hepsinden daha güçlü ve kudretli olan baş tanrı Zeus Troyalıları tutuyorsa nasıl olur da yenilir Troyalılar? Burada Yunan mitolojisinde önemli bir motif olan kader meselesine değinmek gerekiyor. 3 kız kardeş olarak tasvir edilen kader tanrıçaları tüm tanrılardan daha üstündür ve hiç bir tanrı onların iradelerini değiştiremez. Örneğin savaş sırasında Zeus, oğlu Lykia’lı Sarpedon’un öleceğini görür ancak kaderini değiştirmek elinden gelmez.

Savaşın sonuna gelmeden önce çok önemli ir düellodan da bahsetmek lazım. Akhilleus küstüğünden Akhalar yenilmeye başlar. Bunu gören Akhilleus’un kankası (bazılarına göre sevgilisi) Patroklos (evet erkek) Akhilleus’un savaş giysisini giyerek meydana çıkar. Akhilleus’un döndüğünü sanan Akhalar coşar ve Troyalıları püskürtür. Yalnız karambolde önce başka birisinin yaraladığı Patroklos’u Hektor öldürür. Ya söylemedim galiba, Hektor da Troyalıların başkomutanı.

Neyse, Akhilleus bu işe (yani kankasının öldürülmesine) çok kızar ve korkunç naralar atar ve vahşet modunu açar. Annesi Thetis usta tanrı Hephaistos’a yeni savaş takımları yaptırır ve bunları giyen Akhilleus tam anlamı ile katliama başlar.

En son Hektor’la teke tek dövüşe başlarlar. Hektor, “bu ne lan, yarı tanrı gibi bişey olm bu, nası yeniyim ben bunu” diyerek bildiğin kaçar… Ama Akhilleus onu yakalar öldürür ve arabasının arkasına bağlayıp Troya surlarının çevresinde sürükleyerek cesedine bile hakaret eder ve Troyalılara geri vermez cesedi, çadırına götürür.

2004 tarihli Troy filminde Akhilleus Hektor’u öldürüyor.
Akhilleus’un Hektor’un cesedini sürüklemesi. Ressam Franz Matsch’ın (1861-1942) bir duvar resmi. Kaynak: wikipedia

Hektor’un babası tanrıların rehberliğinde akşam yola çıkar, Akhilleus’un çadırına gelir ve ondan Hektor’un cesedini vermesini ister. Yunanlar için ölülerin ruhlarının huzur bulabilmesi için kuralları belli bir cenaze töreninin yapılması gereklidir. En korkulan şey bir ölünün gereğince cenaze töreninin yapılamamasıdır. Akhilleus ve Priamos hüngür hüngür ağlarlar. Çok dokunaklı, ilginç bir sahnedir. Akhilleus Patroklos’a, Priamos oğluna gözyaşı döker ve Hektor’un cesedini alıp Troya’ya döner.

İlias, Hektor’un cenaze töreni ile sona erer…

6- TAHTA AT MESELESİ

Tahta at, Troya Savaşı hakkında en çok bilinen fenomendir. Aslında İlias’da geçmez. Daha sonra Odysseia ve diğer eserlerde anlatılır. Kısaca özetleyeyim olayı:

Troya kuşatması 10 yılı bulmuş Akha ordusunda artık sabırlar tükenmiştir. Troya’nın ele geçirilemeyeceğine ikna olup evlerine dönmek isteyenlerin sayısı az değildir. Tam bu noktada ordunun imdadına kurnaz Odysseus yetişir. Bir planı vardır.

İçine (Homeros’a göre) 12 askerin sığabileceği bir tahta at yapmak ve bunu surların önüne bırakıp Troyalıların atı kente almasını sağlamak. Bunu da şöyle yaparlar; sanki yenilgiyi kabul edip yurtlarına dönerken tanrılara bu atı sunu olarak yapıp bıraktıkları izlenimini verirler. Gerçekten de atı surların önüne bırakıp gemilerine binip denize açılırlar. Tabii ki çok uzağa gitmezler, Tenedos yani Bozcaada’nın arkasına geçip saklanırlar.

Troyalılar sabah olup Akhaların gittiğini ve bir sunu olarak tahta atı geride bıraktıklarını gördüklerinde müthiş sevinirler ve kutlamalar başlar. Bir yandan da bu atı ne yapmaları gerektiğine dair tartışmalar vardır. Yakaladıkları bir Akhalı (aslında planın bir parçası olarak orada bırakılmıştır) Akhaların yenilgiyi kabul ettiği ve tahta atı da tanrılara bir sunu olarak yaptıklarını anlatır.

Bugün Çanakkale merkezinde sergilenen ve film sıraında inşa edilen tahta at. Kaynak: wikipedia. Bana sanki gemilerden sökülmüş parçalardan yapıldığı hissini vermede çok başarılı ve estetik geliyor bu at.
Bu da ören yerindeki tahta at. Bunun da güzel bir havası var ama içinde asker sakladığı çok belli değil mi yaa… 🙂 Kaynak: wikipedia

Şehir ikiye bölünmüştür. Bir yanda bu sunuyu bir savaş ganimeti olarak alıp şehirdeki tapınağa koymaları gerektiğini, diğer yanda bunun bir tuzak olduğunu söyleyenler vardır.

Tahmin edersiniz ki bizim Kassandra yine ortalıkta bağıra bağıra koşturup tahta atın bir tuzak olduğunu, şehre alınmaması gerektiğini haykırır. Ama evet, yine dinlemezler. Kızım sen de akıllı ol biraz, tersini söyle, onu dinlemesinler…

Burada bir de Rahip Laocoon’a değinmek gerekir. Laocoon da bunun bir tuzak olduğunu söyleyenlerdir. Ancak bir gün deniz kenarında gezerken denizden çıkan canavarlar ya da yılanlar onu ve iki oğlunu öldürür. Troyalılar bunu tanrıların tahta atın içeri alınmasına istediğine yorarlar.

Bu sahne “Laocoon ve Oğulları” olarak sanat tarihinde karşımıza çıkan bir kompozisyondur. En ünlüsü aşağıda fotoğrafını gördüğünüz müthiş heykel grubudur.

Rahip Laocoon ve Oğulları Antiphantes ve Thymbraeus’un deniz canavarları tarafından öldürülmesini gösteren heykel grubu. Sanat tarihinin en müthiş eserlerinden biri olan bu heykel üzerine sayfalarca yazı yazasım var ama sonra… Kaynak: wikipedia. Bugün Vatikan Müzesi’nde bulunan bu eserin kökeni net değildir. MÖ 200’den MS 70’e kadar çeşitli tarihlendirmeler önerilmiştir.

Neyse, sonuçta tahta at bazılarının söylediğine göre kentin kapısından, bazılarına göreyse kapıdan sığmadığı için surların bir kısmı yıkılarak içeri alınır. Troyalılar partilemeye devam ederler ve akşam olunca yavaş yavaş sızmaya başlarlar. Tahmin edebileceğiniz gibi gece Akha askerleri atın içinden çıkarak kentin kapısını açarlar ve saklandığı yerden dönüp tekrar kıyıya yanaşan gemilerden inen askerler kente girip tam bir katliam yaparlar. Troya düşmüştür artık…

Aldılar atı içeri, partiliyolar…

Şimdi bu meseleye bir de farklı bir perspektiften bakalım. Dediğim gibi bu “Tahta At” meselesini çok farklı yorumlayan yorumcular da var. Güzel bir yorumu aşağı kaynaklara eklediğim “Blog” bağlantısında okuyabilirsiniz. Çok özetle aslında Troya’yı yıkan, daha doğrusu zayıflatan şeyin savaş sırasında gerçekleşen bir deprem olduğunu, Akhaların depremin kentte verdiği hasar ve moral bozukluğunda’n yararlanarak kenti ele geçirdiklerini ve bu nedenle depremlerin tanrısı olan Poseidon’a şükranlarını sunmak için onun kutsal hayvanı olan at biçiminde bir adak inşa ettiklerini iddia ediyor. Yani burada at heykeli içine saklanılan ve Troya’nın yok olmasına “NEDEN” olan bir şey değil, tam tersine Troya’nın yıkılmasında yardımcı olan tanrıya bunun “SONUÇ”u olarak adanan bir heykel. Açıkçası bu yorum bana daha mantıklı geliyor ama ne yaparsınız ki Homeros başta olmak üzere bütün antik çağ kaynakları birinci hikayeyi anlatıyorlar…

Kahramanlara Ne Oldu:

Hektor : Akhilleus tarafından düelloyla öldürülür.

Paris : Savaşın sonlarına doğru Paris, Philoctetes ile düello yapar ve ölür. 

Menelaos : Karısı Helen’i alıp Sparta’ya geri döner.

Agamemnon : Mykenai’ye geri döner ama yokluğunda karısı XX yeni bir kral bulmuştur kendisine. Agamemnon’u tuzağa düşürüp öldürürler.

Akhilleus : Troya düştükten sonra kargaşada Paris’in surların üstünden attığı bir ok Apollon’un yönlendirmesiyle tam topuğuna isabet eder ve orada ölür.

Bu an Ovidus tarafından şöyle anlatılır:

Poseidon Akhilleus’u Apollon’a göstererek; “Hâlâ yaşıyor eserimizin yağmacısı, benim savaşa girme yasağım var, sen beklemediği bir anda mahvet,” der. Apollon buluta gizlenerek Paris’in yanına gelir, “Ne oklarını aşağı sınıfın kanıyla kirletiyorsun, eğer değeri varsa halkının Aiakos’un torununa çevir ve öldürülen biraderlerinin öcünü al,” diyerek oku Akhilleus’a çevirtti”.

Burada bir ön bilgi gerekli: Troya’nın surlarını Apollon ve Poseidon inşa etmişti. Bu da uzun ilginç başka bir hikaye. Dolayısıyla Poseidon her ne kadar Akhaları tutsa da Akhilleus’un “eserini” mahvetmesinden hazzetmiyor.

Bazı antik yazarlar ise Akhilleus’u öldüren oku atanın Paris kılığına girmiş Apollon olduğunu iddia ederler…

Başka bir anlatı ise şöyledir:

Akhilleus, Priamos’un kızlarında Polyksena’ya aşık olur ve onunla gizlice buluşur. Bu buluşmada Polyksena Akhilleus’un sadece topuğunun ölümlü olduğunu öğrenir ve bunu Paris’e söyler. Bir sonraki buluşmalarında saklandığı yerden çıkan Paris zehirli oku Akhilleus’un topuğuna saplar.

Valla ben birinci anlatıyı tercih ediyorum. İkincisi biraz uyduruk geldi bana.

Odysseus : Ithaka’ya dönmek üzere yola çıkar ama Poseidon’u kızdırdığı için bu dönüşü çeşitli maceralarla 10 yıl sürer ve Odysseia destanı bu dönüşü anlatır.

Aeneas : Şimdiye kadar adı pek geçmeyen bir Troya soylusudur (Hektor’un kuzeni) ve babası Ankhises ile oğlu Askanius’u alarak annesi Aphrodit (Venüs) yardımıyla denize açılır. Bir başka destan olan Aeneas’ta anlatıldığı gibi yine maceralarla dolu bir yolculuktan sonra İtalya’ya vararak Roma’yı kurar. Bunun için Romalılar kendilerini Troyalıların devamı sayarlar ve Venüs onlar için çok özel bir Tanrıçadır.

7- TARİHÇİLERİN HİKAYESİ

Peki bütün bu olan bitene tarihçiler nasıl ekleniyor? Onların anlatılarında ne var? Tabii ki onlar güzellik yarışmalarından, tanrıçalardan ve kahramanlardan bahsetmiyor. Biraz daha kara kuru bir anlatım onlarınki. 🙂 Diyorlar ki özetle:

Öncelikle çok büyük bir olasılıkla MÖ 1200 yılı civarında Troya’da muhtemelen bir savaşla bağlantılı yangın yaşandığına dair güçlü arkeolojik kanıtlar var. Yani kesin diyemesek de büyük olasılıkla Homeros’un anlattığı dönemde Troya’da bir savaş yaşanma olasılığı az değil.

Tunç Çağı’nda güney Yunanistan’da yaşayan Mykenai kültürüne bağlı krallıklar aslında oldukça zorlu bir coğrafyada yaşıyorlardı. Tarımsal olanaklar kısıtlıydı ve nüfus arttıkça bu sorun daha da dayanılmaz hale geliyordu. Dolayısıyla varoluşları büyük oranda çok yetenekli denizci olmalarına ve bu sayede deniz yolu ile besin maddeleri (özellikle tahıl) ithal etmelerine bağlıydı. Akdeniz’in bir çok bölgesi ile Karadeniz kıyıları önemli tahıl ithal merkezleriydi. Özellikle bugün bile tarımsal önmini koruyan kuzey Karadeniz (bugünkü adıyla Ukrayna civarları) en önemli tahıl ithal rotasıydı ve kaçınılmaz olarak bu ithalat boğazlar yolu ile gerçekleşmekteydi.

İşte Troya da Çanakkale Boğazı’nın girişinde ve bu boğaz üzerindeki deniz trafiğini denetleyecek güçte bir yerleşimdi. Olasılıkla Troyalıların yüksek haraç kesmeleri ya da belki ara sıra geçişe izin vermemeleri Akhalarla aralarının gerilmesine neden olmuş olmalı. Savaşçı ve yağmacı bir halk olan Akhalar (daha önce Girit’teki Minos Uygarlığı’nı tarumar edip yağmalamışlardı) güçlerinin yeteceğine inandıkları anda bu sorunu kökten çözmek için Troya’ya saldırdılar.

Evet, tarihçiler arasında en güçlü destek bulan teori bu. Ancak %100 diyemeyiz tabii ki. Henüz bilmediğimiz başka nedenler ileride gerçekleşecek arkeolojik keşiflerle gün yüzüne çıkabilir.

Bu arada çok önemli bir şeyi unuttuk. Kim peki bu Troyalılar? Destanlarda yine Yunanlılara bağlayan anlatılar var ama bugün eaki Yunanlıların tüm Batı Anadolu’yu sahiplenmek için uydurdukları mitlerin aksine tarihçiler Troyalıların bir Anadolu halkı olduklarından ve Yunanca konuşMAdıklarından eminler. Hatta destanlarda da farklı dil konuştuklarına dair ipuçları var. Bazıları Hititlerden bağımsız, bazıları ise Hititlerle ya da Luvilerle ilişkili bir halk olarak olarak tahmin ediyor Troyalıları.

Bir şey daha, Troya kentini koruyanlar sadece Troyalılar değil İlias’dan anladığımız kadarıyla. Nasıl ki Akha ordusu aslında Yunanistan’daki bir çok krallığın birleşiminden oluşmuşsa Troya’yı savunanlar da Anadolu’nun çeşitli yerlerinden desteğe gelen ordulardan oluşuyor.

Kültür Tarihine Dair Bir Kaç Not

Homeros’un ve eserlerinin Dünya kültür tarihine etkileri muazzam. Bunların hepsini hakkıyla ele almak benim boyumu aşar. Ancak bana çok etkileyici gelen, bizim kültürümüzle ilgili iki şeye dikkat çekmek istiyorum.

Tarih boyunca neredeyse bütün büyük komutanlar, devlet adamları özellikle İlias’a, Troya’ya ilgi göstermişlerdir. Söylenilene göre Büyük İskender doğu seferinde yanında bu eserleri de götürmüş ve kendisine okutmuştur. Troya’yı ziyaret etmiş, kahramanları onurlandırmıştır. Roma için bu hikayenin çok özel olduğunu zaten söyledik. Bir çok imparator Troya’yı ziyaret etmiştir. Bizim kültürümüzde ise iki önemli aktarım vardır ama baştan söyleyeyim bunlar hayli tartışmalı aktarımlardır.

Birincisi Fatih Sultan Mehmed Yunanistan ve Doğu Roma’ya (Bizans’a) yaptığı seferleri durdurmasını isteyen Papa’ya “biz ikimiz de Troyalıların soyundan geliyoruz, benim karşımda değil yanımda olmalısınız” mealinde bir şeyler söylediği rivayet edilir. Fatih Yunan kültürüne ve tarihine çok meraklı olduğu, büyük olasılıkla Homeros’un eserlerini bildiği kabul edilir. Nitekim Topkapı Sarayı’nda o dönemlere tarihlenen nüshaları var bu eserlerin ama dediğim gibi yine de bu sözlerin ne kadar doğru olduğundan emin değilim. Bi ara bunu araştırıp ne kadar güvenilir olduğuna bakayım…

Bir başka aktarım da Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’nın ardından “Nihayet Hektor’un öcünü aldık” dediğidir. Bu açıkçası daha az güvenilir. Sanırım başka biri sonradan Atatürk’ün bunu söylediğini söylüyor ama ne kadar güvenilir yine bilmiyorum… Dikkatli kullanmak lazım bu sözleri, doğru olmayabilir ama insan doğru olmasını istiyor değil mi?

Son olarak İngilizlerin Çanakkale Savaşı’ndaki lider savaş gemilerinden birinin adı neydi biliyor musunuz?

Agamemnon…

Mondros Ateşkes Antlaşması’nı da bu gemide imzalatmışlardı İngilizler ve bu bir tesadüf değildi… Bu kesin bilgi bak.

Evet, benden bu kadar. Eksik bıraktığım, ya şunu da yazmalıydım dediğim çok yer var ama bu sadece bir giriş olsun. İlginizi çektiyse zaten peşine düşüp maceranın başka yönlerini keşfedersiniz… Bi ara İlias’ı da okuyun ama. 🙂

KAYNAKLAR

1 Kaynak: Homeros, İlyada, Azra Erhat, A. Kadir çevirisi, Can Yayınları

2 Kaynak: Homeros, İlyada/İlias, Erman Gören çevirisi, Everest Yayınları

Blog Bağlantısı: https://arkeogezi.com/2020/10/12/troyanin-yeni-finali/

H. İbrahim Alpaslan tarafından yayımlandı

Okumayı, yazmayı, yürümeyi, koşmayı seven bir insan.

Yorum bırakın