
Bu yazıda biraz haddimi aşıp çok fazla bilgimin olmadığı ama uzun süredir düşünüp biraz da üzerine okuduğum bir konu hakkında ahkam keseceğim. Yazı hakkında her türlü eleştiri ve yoruma açık olduğumu da belirteyim.
Bugün demokrasi, her zaman olumlu anlamda kullanılan, kendiliğinden pozitif bir tınıya sahip bir kavram galiba. Genelde geri kalmış ülkeler, toplumlar söz konusu olduğunda ilk vurgulanan şey demokrasi eksiklikleridir ki inkar edilemez bir korelasyon ve gerçeklik payı da vardır bunda. Ancak bu durum demokrasinin sorunlardan arınmış, ideal bir sistem/yöntem olduğu yanılgısına da götürebilir bizi. Günümüzde demokrasinin alternatifleri hiç de iç açıcı olmadığından demokrasiyi eleştirenleri o berbat alternatiflerin taraftarıymış gibi gösterebiliyor. Tamam diğerleri berbat ama bu demokrasinin sorunsuz olduğunu göstermiyor.
Winston Churchill’in o müthiş sözü galiba buraya kadar söylediklerimi güzel şekilde özetliyor:
“Demokrasi en kötü yönetim biçimidir, eğer diğerlerini saymazsak.”
Hazır özlü sözlere gelmişken iki tanesini daha buraya bırakayım:
“Demokrasiye karşı en iyi argüman, ortalama bir seçmenle yapılan beş dakikalık bir sohbettir“. Bu söz de Winston Churchill’e mal ediliyor ama kesin değil.
“Demokrasi, bireysel cahillikten kolektif bir bilgelik çıkacağına dair acınası bir inançtır“. Bu söz de dilbilimci H. L. Mencken’e aitmiş.
Yalnız bu havalı sözlerin büyüsüne kapılıp hemen demokrasi düşmanı olmayalım. Sakin olalım, hemen gömmeyelim demokrasiyi.
Ancak unutulmamalıdır ki eleştiri olmadan gelişme de olmaz. Eleştiriyle zayıf yönler tespit edilip buna göre önlemler alınmazsa o zayıf yönlerin verdiği hasar gittikçe artar.
Bugün demokrasinin zaaflarına vurgu yapan, hatta Churchill’den farklı olarak kimi zaman diğer yönetim biçimlerinin çok daha iyi olduğunu savunan dört kişiden ve görüşlerinden bahsedeceğim. Başlıkta da gördüğünüz gibi bunlardan ilk üçü Antik felsefenin, hatta tüm felsefe tarihinin üç önemli düşünürü.
Sonuncusu ise yaptığı 1 cümlelik çıkışla hatırlanan bir medya şahsiyeti (Tam mesleğini, uzmanlığını bilmiyorum). Tabii ki bu dört kişiyi yan yana getirerek ne Aysun Kayacı’yı ilk üçünün seviyesine çıkarmayı ne de onunla dalga geçmeyi hedefliyorum, yanlış anlaşılmasın. Yazının son kısmında onun kurduğu cümlenin diğer üçünün kurduğu cümlelerle yakınlığını ve aslında dikkate alınması gereken bir düşüncenin kötü söylenmiş hali olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Önce düşünürlerimizden başlayalım. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi felsefenin belki de en önemli üç isminin demokrasi düşmanı, ya da hadi biraz hafifletelim, karşıtı olması konuya yabancı bazı okuyucular için şaşırtıcı gelebilir. Öyle ya bunlar tanıyan-tanımayan herkesin otorite saydığı, her konuda referans alınan kişilerdir. Ancak bunun böyle olmadığı, olamayacağı felsefeyle biraz ilgilenenler için açıktır. Örneğin Aristoteles’in bir çok düşüncesi, tezi bugüne kadar bir çok defa yanlışlanmıştır. Ancak tabii ki bu yine de bu insanların değerini ya da önemini azaltmaz. Şimdi bu üç düşünürün tek tek demokrasi ile ilişkilerine bakalım:
Sokrates ve Demokrasi: Ölümcül bir ilişki…
Öncelikle şu bilinen gerçeği tekrarlayarak başlayalım. Sokrates’ten (MÖ 470-399) günümüze bizzat onun yazdığı hiç bir şey kalmamıştır. Onun hakkındaki tüm bilgimizi öğrencisi/takipçisi Platon’un ve bir kaç çağdaşının yazdıklarından ediniyoruz. Dolayısıyla her zaman bir miktar şüphe payı bırakmak gerekiyor, Sokrates gerçekten böyle miydi yoksa Platon’un bize yansıttığı Sokrates ile gerçek Sokrates arasında bir fark var mıydı diye… Bunu muhtemelen hiç öğrenemeyeceğiz.
Neyse, Sokrates’in demokrasi hakkındaki görüşleri hiç olumlu değil. Hatta ölümü de bir derece bu demokrasi karşıtlığı nedeniyle oluyor. Sokrates MÖ 5. yüzyılın ortalarında Perikles dönemi Atina’sında, demokrasinin bir çeşidi altında yaşıyor. Bu demokrasi bugün anladığımız demokrasi ile tıpa tıp aynı değil tabii ki ama genel hatlarıyla yakın. Ancak sürekli bu sistemi eleştiriyor. Aşağıda nasıl eleştiriler yönelttiğini yazacağım. Bir süre sonra, Perikles’in veba’dan ölmesi (MÖ 429) ve Atina’nın Sparta’ya karşı Peloponessos Savaşı’nda (MÖ 431-404) işlerin kötü gitmesine koşut olarak MÖ 404-403’de, demokrasi yerine Sparta’nın güdümünde ve baştakilere “30 Tiran” denen, 8 ay süren oligarşik bir yönetim kuruluyor. Bu 30 Tiran olarak anılan yöneticilerin içerisinde bir kaç tane Sokrates’in öğrencisi de var. Bu arada “tiran” iktidarı gayrimeşru yollarla ele geçiren ve büyük oranda keyfi kararlara bağlı yönetici anlamına geliyor. Bu 30 tiran 8 ayda Atina’da terör estiriyor, baya bir siyasi cinayet işleniyor, tabi özellikle de demokrasi yandaşları bu cinayetlere kurban gidiyor… Doğal olarak Atinalılar bu oligarşik yönetimden hiç memnun değil ancak Sparta’nın askeri gücüne karşı bu süreçte dişlerini sıkıyorlar.
Tarihçiler bu 30 Tiran’a karşı Sokrates’in pozisyonunu tartışıyorlar hala. Bazıları o dönem kentten ayrılan bir çok demokrasi yanlısına katılmayıp kentte kaldığı için Sokrates’i 30 Tiran destekçisi olduğunu savunurken bazıları ise tiranların bazı eylemlerine Sokrates’in itiraz ettiğini yani bir “yandaş” olmadığını iddia ediyorlar. Çok açık değil bu konu ama galiba Atinalılar daha sonra Sokrates’i bir yandaş olarak görecekler.
Bir süre sonra bu oligarşik yönetim ortadan kaldırılıyor ve tekrar demokratik bir sisteme dönüyor Atina. Hatta geçmişe dair intikam duyguları gütmemek için bir af ilan ediliyor ama tabi bu intikam duygularına engel olamıyor.
İşte Sokrates’in o ünlü davası ve son derece “demokratik” bir şekilde oluşturulan (muhtemelen 501 kişilik) halk jürisi tarafından ölüme mahkum edilmesi de tam bu atmosferde gerçekleşiyor. Çoğu tarihçinin görüşüne göre, af ilan edildiği için Sokrates’i doğrudan tiranlardan yana olduğu için yargılayamıyorlar bunun yerine biraz zorlama suçlar icat ediyorlar:
Atina’nın tanrılarına saygısızlık, şehrin kabul ettiği tanrıları tanımamak, yeni tanrılar ortaya çıkarmak, gençleri yozlaştırmak…
Özetle son derece demokratik bir şekilde ölüme mahkum ediliyor ve baldıran zehiri içerek hayata veda ediyor Sokrates.
Peki Sokrates’in demokrasiye eleştirileri nelerdi, bir kaç örnekle değinelim…
Sokrates’in takipçilerinden bazılarının bıraktığı portrelere göre, Sokrates’in kendisi de açıkça bazı anti-demokratik görüşleri benimsemiş gibi görünüyor; belki de en belirgin olanı, doğru politikayı üretenin çoğunluk görüşü değil, yalnızca birkaç kişinin sahip olduğu gerçek bilgi ve mesleki yeterlilik olduğu görüşüdür.
Sokrates’in ideal toplumu şöyledir:
Sokrates “Devlet” adlı eserde Platon’un aktardığı şekliyle demokrasiyi şiddetle eleştirir ve bunun yerine ideal bir siyasi yönetim olarak üç sınıftan oluşan hiyerarşik bir sistem önerir: Kararları veren filozof-krallar veya koruyucular, toplumu koruyan askerler veya “yardımcılar” ve mal üreten ve diğer işleri yapan üreticiler.
Hayli tartışmaya açık bir öneri. Neyse, konuyu dağıtmayıp demokratik olmadığı kesin diyip, Sokrates’in Sparta ve Girit’in anti-demokratik rejimlerinin yasalarını sık sık övdüğünü de ekleyip Platon’a geçelim…
Platon ve Demokrasi: Hiç Şansı Yok…
Platon en azılı demokrasi karşıtlarından biridir. Ona göre demokrasi en kötü yönetim biçimi olan oligarşiden biraz daha iyidir. Yani sondan ikinci sıraya koyar demokrasiyi. En iyi yönetim biçimi ise biraz karışıktır Platon’un. Öncelikle en iyi yönetim biçimi idealar dünyasındaki bir sistemdir, dünya üzerinde uygulanmakta olan tüm sistemler en iyi yönetim sistemi ideasına yaklaştıkça iyilik kazanırlar ancak hiç bir zaman “en iyi” olamazlar. Bunlar arasında bir sıralama yaptığında da Platon önce ilkel toplumlardaki yaşlıların liderliği anlamına gelen ve “patriarşi” olarak adlandırılan yönetim sistemini başa koyar. Ancak bu nüfusu az, ilkel topluluklarda uygulanabilir. Daha sonra sırasıyla monarşi (tek kişinin, tabi Platon’a göre en bilgenin, “filozof kral”ın, yönetimi), aristokrasi (soyluların yönetimi) gelir. Bundan sonra ise “bozuk” sistemler gelir.
Platon’un demokrasiye en net eleştirisi uzmanlığa öncelik tanımamasıdır. Nasıl ki bir gemiyi seçimle veya kurayla belirlenmiş herhangi biri değil, denizcilik ve gemi yönetimi konusunda uzman bir “kaptan” yönetmeliyse, toplumu da seçimle veya kurayla belirlenmiş herhangi biri değil, yönetim/siyaset konusunda uzmanlığı olan bir kişi veya kişiler yönetmelidir. Bu kişileri seçimle belirlemek ciddi riskler taşır, şöyle ki toplumu ikna etme gücü olan yetersiz kişiler (demagoglar) uzman olmadıkları halde kendilerinin uzman olduklarını topluma inandırabilir ve seçimi kazanabilirler. Bu da şüphesiz kötü yönetime ve toplumun zarar görmesine neden olur.
Ya da başka bir örnek; riskli bir ameliyat olmanız gerekiyor. Bu ameliyatı yapacak doktoru seçmek için nasıl bir yol izlersiniz? Bu kişiyi adayların daha önce yaptığı ameliyat başarılarına, eğitimlerine vs… bakarak mı yoksa konuyla ilgili-ilgisiz, konuyu önemseyen-önemsemeyen 1000 kişilik bir anket düzenleyerek mi seçersiniz?
Doğrusu bu eleştiriye söylenecek laf yok. Ben de işi seçime ya da kuraya bırakmazdım heralde. Ancak bu hemen demokrasiden vaz geçmemize neden olur mu? Buna karşı demokrasi içinde kalarak önlem alınamaz mı, yazının sonunda bunlara değineceğim.
Aristoteles ve Demokrasi:
Aristoteles’in yönetim biçimleri konusunda Kaynak1’den aldığım güzel bir tablosu var. Onu aktarayım:

Tabloda da görüldüğü gibi Aristoteles yönetim biçimlerinin anayasalarını niteliklerine göre iyi ve kötü olarak ayırıyor. Buna göre demokrasi “çokluğun yanlış anayasa ile yönetimi” anlamına geliyor.
Aristoteles’e göre demokrasi (tam da konumuzla ilgili olduğu üzere) insanların mutlak eşit oldukları üzerine kurulduğu için sorunludur. Aristoteles’e göre toplumlar hiyerarşik gruplardan oluşurlar. Kölelik “doğal”dır. Yani bazıları daha aşağıdadır. Aynı kadınların erkeklere göre daha aşağıda olması gibi.
Aristoteles burada demokrasinin eğer “ılımlı” bir mülkiyet şartına bağlanırsa ve halkın yöneticilerin yasaya bağlılıklarını sıkı denetleyebilirse sağlıklı yürüyebileceğini söyler. En kötü demokrasi ise yasanın değil halkın egemen olduğu, halkın da kendisine yaltaklananları ödüllendirdiği biçimidir (Kaynak 1).
Aysun Kayacı ve Demokrasi: Ah şu Çoban…
Şimdi açıkçası Aysun Kayacı’nın demokrasi veya siyasi sistemler hakkındaki eleştirilerini bilmiyorum. Hatta ünlü sözü olan ve artık vecizeleşen “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi” cümlesini söylediği programı da izlemedim ve bunları çok önemli olduğunu düşünmüyorum zira artık bu söz o programdan ve Aysun Kayacı’dan bağımsızlaşıp neredeyse anonimleşerek özellikle seçim zamanlarında sık sık kullanılır oldu. Ben bu sözle ve arkasındaki düşünceyle ilgiliyim daha çok.
Şimdi en baştan şunu kabul etmek gerekiyor; “çoban” örneği, ya da oraya hangi mesleği koyarsanız koyun rahatsızlık verici bir ifade. Çünkü insanların zihinsel yetkinlikleri, düşünme kapasiteleri vs… ne derseniz deyin mesleklerinden bağımsızdır. Son derece olgun düşünceler üretebilen çobanlar olduğuna eminim. Bununla birlikte son derece hödük profesörler de gördüm hayatımda. Dolayısıyla muhtemelen hızlıca söylenmiş bu sözün böyle bir sorunu var. Ancak bu sorun nedeniyle tamamen çöpe atılacak bir cümle de değil bu. Biraz yukarıdaki düşünürlerden öğrenerek şöyle ifade etsek bu cümleyi belki daha sağlıklı bir düşünme kanalı açılır:
“Yöneticilerin nasıl davranmaları, neyi öncelemeleri, nasıl seçilmeleri konusunda düşünen, bu konu hakkında bilgi edinmeye çalışan bir kişinin kararı / oyu ile bu konuları hiç düşünmeyen, yanlış bir kararın nelere yol açacağını kestiremeyen ya da umursamayan birinin kararının / oyunun yönetici seçiminde aynı belirleyicilikte olması toplumlar için iyi midir?”
Eskiden çobanın tarafını tutmak kolaydı, şimdi soru zorlaştı…
Gelin iki taraftan da cevap vermeye çalışalım…
A- “Evet, oylar eşit olmalıdır”cıların argümanları
- Ölçme zorluğu: Şimdi diyelim kabul ettik, birinciler daha belirleyici olsun. Peki bunu nasıl sağlayacağız? Sadece belli bir kesimin oyu sayılsın demek herhalde pek mantıklı bir sisteme götürmez bizi. Dolayısıyla bir katsayı/değerleme sistemi belirlememiz lazım. Ancak sosyal bir alanda adaletli bir şekilde nasıl belirleyeceğiz bu katsayıları? Kişinin gelirine göre dersek başka sorunlar çıkar, iq puanına göre desek yüksek iq’lu bir çok insanın toplumun iyiliği ile hiç ilgisi olmayan sosyopatlar olma olasılığı çok az değil, iq’yu ölç(ebil)me tartışmaları da cabası, eğitim durumuna göre desek, tarihte yüksek eğitimli bir sürü çok kötü insan bulmak zor değil vs… Yani özetle herkesin içine sinecek, adil bir katsayı sistemi kurulması neredeyse imkansız. Katsayısı düşük kesimler her zaman itiraz edecek ve muhtemelen her zaman bu sistemden hoşnutsuzların sayıları fazla olacağından çoğunlukla da sistemi değiştireceklerdir. Ya da katsayılar gittikçe en üstte elit bir grup kalacak şekilde değişecek ve sonunda sistem bir oligarşiye, teknokrasiye vs… dönüşecektir.
- Çoğunluğun katılımının kararları doğruya götürmesi: Tam olarak sosyal bilimlerde uygulanabilirliği tartışmalı olsa da şöyle bir deney var. Bir kabın içine saymadan bir sürü bilye koyuluyor ve insanlara kısa bir süre gösterilerek kaç bilye olduğunu tahmin etmeleri isteniyor. Diyelim 241 tane bilye var. İşte ilk kişi 300 diyor, ikinci 220, üçüncü 150 vs… Ve çoğu zaman tahmin eden kişi sayısı arttıkça grubun tahmin ortalaması gerçek sayıya yaklaşıyor. Yani ne kadar çok kişinin tahmini hesaba katılıp ortalama alınırsa doğru sonuca o kadar yaklaşıyor. Tabi bu kesin böyle olacak değil veya her seferinde böyle olmuyor ama anlamlı bir çoğunlukla bu süreç yaşanıyor. Yani buradan hareketle çok kişinin seçime katılması onların donanımlarından azade olarak bizi doğruya yaklaştırır. Açıkçası bu argümanın bence çok zayıf olduğunu eklemeden geçmeyeyim. Çünkü bilye tahmin etmede işe yarasa da sosyal bilimlede, siyaset bilimlerinde aynı biçimde doğruya yakınsamaya neden olacağını beklemek mantıklı değil. Zira bilyeleri herkes kendi duyularıyla gözlemleyip “görünür” özelliklerine göre değerlendiriyor. Sosyal/siyasi alanda ise yalan, propaganda vs… gibi algıyı yönlendiren bir çok girdi var.
B- “Hayır, 1. Gruptakilerin oyu daha belirleyici olmalıdır”cıların argümanları
- Bir çok düşünürün demokrasiyi eleştiren görüşleri bu görüşün de temel argümanlarını oluşturur. Yukarıda en önemlilerine değindiğim için burada tekrar etmeyeceğim.
Sonuç…
Sonuç çıkarmak zor. Çünkü demokrasiyi eleştirmek kolay, ancak yerine elimizdeki sistemlerden hangisini koysak daha iyi olur sorusunun yanıtını vermek zor. Çünkü tarih boyunca hepsi denenmiş ve hiç biri uzun soluklu sağlıklı bir yönetim ve mutlu bir halka götürmemiş insanları. Ama yine de bir kaç sonuç çıkaralım, eliniz boş gitmeyin yazıdan.
İlk sonuç bence; Demokrasiyi övmek de sövmek de aşırıya kaçılmadan yapılmalı. Demokrasinin bir sürü sorunu var ama elimizdeki şimdilik en iyi sistem olduğunu da kabul etmek lazım.
İkinci sonuç; eleştiriden ama tabi derinlikli ve yapıcı eleştiriden vazgeçmemek / korkmamak lazım. Ama eleştiriyi de demokrasiden uzağa çok daha sorunlu sistemlere savrulmak için değil, “demokrasinin “defect”lerini nasıl hafifletiriz”e yanıt bulmak için kullanmak lazım. Otokrasi yanlısı uyanıklar hep birinciyi yapmaya çalışacaklardır ancak o yolun sonu uçurum.
Üçüncü sonuç, ideal bir yönetim sistemi yoktur. Böyle bir şey ancak Platon’un idealar dünyasında olabilir, bu dünyada değil. Dolayısıyla yapılması gereken elimizdeki sistemi mümkün olduğunca iyileştirmek, ideale yaklaştırmaktır. Bunun yolları da uzun zamandır siyaset bilimcilerin söyleyedurduğu şeylerdir. Sistemin monarşiye, tiranlığa, oligarşiye vs… evrilmemesi için güçler ayrılığı, seçimlerin anlamlı ve sağlıklı olabilmesi için halkın olabildiğince tarafsız bir şekilde bilgilendirilmesi (özgür medya gibi), ortalama yurttaşın eğitimini, kültürel donanımının arttırılması vs…
Yine bunların hepsinin de mükemmelen başarıldığı bir ülke yoktur muhtemelen ama amaç olabildiğince bu yönde çabalamak olmalı. Çağdaş dünyada halka görece olarak refah ve mutluluk sağlayabilen ülkere baktığımızda çoğunlukla bu konularda diğerlerinden önde olduğunu görmemiz tesadüf olamaz sanırım. Ama tabi her zaman istisnalar da vardır…
Son olarak Romalı siyaset bilimcilerin ilk olarak ortaya attığı ama pek hakim olmadığım bir kavram/ konuya da değinip yazıyı bitireyim: Karma Anayasa ya da Karma Yönetim. Bu öneri yukarıda sayılan ve sayılmayan diğer yönetim biçimlerinin en iyi yönlerini alarak melez bir yönetim sistemi ortaya konabileceğini iddia ediyor. Kulağa hoş geliyor ama doğrusu bunun nasıl olabileceğine ya da günümüzde geçerliliği olup olmadığına dair bir bilgim olmadığı için detaylarına girmeyeceğim, ileride öğrenirsem buraya eklerim.
Son son olarak da aslında demokrasinin sorunları ve nasıl geliştirebileceği konusunda tahmin edebileceğiniz gibi çook daha fazla düşünürün fikri var. Özellikle Aydınlanma ve Sanayi Devrimi sonrası toplum bilimcilerin en önemli konularından biri bu ama ben hem kendi bilgi eksikliğimi hem de sizin sabrınızı daha fazla zorlamamak için bu 4 güzide insanla sınırlandırdım yazıyı.
KAYNAKLAR
Kaynak1 : Batı’da Siyasal Düşümceler, Editör: Mehmet Ali Ağaoğulları
Bu arada doğrudan alıntı yapmadığım yerlerde kaynak göstermedim ama bu kaynaktan baya yararlandım bu yazıyı yazarken.