Bu yazıda oldukça geniş bir konu olan cami mimarisinin sınırlı bir alanına tarihsel bir perspektiften bakma niyetindeyim. İki temel amacımın olduğunu baştan söylemem iyi olur. Birincisi cami mimarisinin tarihçesini -özellikle ortaya çıkış ve erken dönemlerini- derlemek, özetlemek, ikincisi ise günümüzdeki cami tasarımı tartışmalarına katkı sağlamak. Bu tartışmaları çok yakından takip etmedim ancak genelde iki uç olduğunu söylemek mümkün gibi görünüyor.
Bir uçta caminin standart bazı biçimsel/kütlesel özellikleri olması gerektiğini savunan, hatta bunları neredeyse kutsal kabul edenler var -ki sanırım çoğunluk bu yönde. Diğer uçtaysa cami mimarisinin her seferinden sıfırdan başlanarak düşünülebilecek bir tasarım konusu olduğunu iddia edenler var. Yine baştan söyleyeyim, her ne kadar en uçta olmasam da ben biraz ikinci uca yakınım.
Çünkü ileride de göstermeye çalışacağım gibi aslında tarihsel bir araştırma yaptığımızda görüyoruz ki cami mimarisinde en başından beri geçerli olan kutsal veya zorunlu biçimler, kütleler, elemanlar bulunmuyor. Dolayısıyla cami mimarisi hakkında bildiğimiz en erken örnekler ve ilk gelişim evreleri üzerinde durarak bugün aslında kanıksadığımız, kural hatta kutsal olduğunu sandığımız bir çok biçimin, elemanın aslında tarihsel olduğunu yani tarihin bir döneminde bazı gereksinimlere yanıt vermek için ortaya çıktığının veya coğrafi ve kültürel olarak farklı toplumlarda farklı yaklaşımların gayet mümkün olabildiğinin altını çizeceğim.
Bu şekilde somut gereksinimlerle ortaya çıkan mimari biçimler veya tavırların, o gereksinimler ortadan kalktığında uygulamadan çıkmasını bekleriz ancak bunun bir çok istisnası bulunabilir. Bazı formlar uzun süre kullanılmalarından ötürü geleneğe dönüşebilir. Özellikle de ibadet yapısı gibi gelenekler ve kutsallarla yakından ilişkili mimari tipolojilerde.
Buradaki sorun geleneği hapsedici kurallara dönüştürmekte. Tabii ki bazı şeyler geleneksel olarak devam ettirilebilir ama o geleneğin çağdaş yorumlarının ya da o gelenekten tamamen kopmuş yeni önerilerin önünü kesmemek gerekiyor.
İşte böyle şeyleri tartışmak için somut bazı tarihsel bilgiler derlemeyi düşünüyorum aşağıda.
ERKEN DÖNEM, İLK CAMİLER
Cami mimarisinin ortaya çıkışı ile ilgili çok güvenilir arkeolojik kanıtlar yok. Yani “ilk cami şudur” demek, bunun yazılı veya arkeolojik izlerini bulmak oldukça zor. Bunun bir kaç nedeni olduğu söylenebilir.
İslam dini ilk ortaya çıktığında doğal olarak mevcut iktidar tarafından hemen kabul görmüyor, aksine baskılanmaya çalışılıyor, aynı Hıristiyanlığın veya başka bir çok dinin/mezhebin ortaya çıkışındaki gibi. Dolayısıyla doğrudan hedef haline gelebilecek anıtsal bir ibadet yapısı yapmak en azından ilk dönemlerde pek mantıklı olmayabilir.
Daha da önemlisi yine bu dönemlerde kaynakların büyük çoğunluğu olasılıkla savaşlara ayrılıyordu. Bir yandan hakimiyet alanını genişletmek için “cihad” yapmak bir yandan da saldırılara karşı koymak yine İslam’ın erken dönemleri için tahmin edersiniz ki varoluşsal bir meseleydi. Dolayısıyla böyle bir durumda iş gücü ve maddi kaynakların ordu yerine mimariye ayrılması yine pek beklenen bir şey olmasa gerek.
Bir diğer mesele de malzeme. Erken dönem yapı üretimi doğal olarak Mekke ve Medine merkezli bir coğrafyada olduğu için bu bölgenin hakim yapı malzemesi olan toprak kökenli malzemelerin ağırlıkta olması doğal. Kerpiç ve tuğla gibi toprak kökenli malzemelerin de çok istisnai durumlar haricinde yüzyıllarca dayanıp günümüze gelmesi pek mümkün değil.
Durum böyle olunca da ilk ibadet mekanları uzun süre dayanabilecek sağlam, görkemli yapılar olmuyor ve dolayısıyla bugün arkeolojik olarak ulaşabildiğimiz veriler oldukça sınırlı.
İlk camilerin mimarileri hakkında detaylı bilgiye sahip olmayışımızın bir diğer nedeni de İslam dini için en önemli referans kaynağı olan Kur-an’da somut bir ibadet mekanı tarifi bulunmaması. Hatta bilindiği gibi ibadet için somut bir yapı şart da değildir. İbadet mekanı hakkında Kur-an’da sadece şu bir kaç ayet referans gösterilir:
“Müşrikler, inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah’ın mescidlerini onarıp şenlendiremezler.” Tevbe 17 (Diyanet çevirisi)
“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler.” Tevbe 18 (Diyanet çevirisi)
“Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescid yapmışlardır. “Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar. / Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescid ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. ” Tevbe 107-108 (Diyanet çevirisi)
Gördüğünüz gibi Kur-an’daki değinmeler somut bir mimari biçimden ziyade mescidleri kimlerin inşa edebileceği, onarabileceği gibi meseleler.
Ayrıca Peygamber’in şöyle söylediği de nakledilir:
“Yeryüzü (toprak) benim için mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa hemen orada namazını kılabilir.”
Burada da görüldüğü gibi ibadet için bir yapıya gerek yoktur, mekan yeterlidir.
Durum böyle olunca cami mimarisi de kesin kurallara bağlanmaksızın ihtiyaçlara, coğrafyaya ve zamana bağlı olarak gelişiyor, değişiyor. Bunu belki tekrar vurgulamak lazım. Cami mimarisi diğer tüm yapı tiplerinde olduğu gibi her dönemin ihtiyacına, teknolojisine, coğrafi ve kültürel şartlarına bağlı olarak gelişmiş, değişmiştir. Sabit, zorunlu bir cami tipinden, biçiminden, elemanından vs… bahsetmek bu perspektiften bakıldığında yanlış olur.
ARA BİLGİ : Mescit-Cami farkı…
Mescit demişken hemen mescit-cami meselesine de bir açıklık getirelim.
Bu sözcüklerin anlamı çok değişken. Dil, yaşayan bir organizma olduğundan dolayı bu sözcüklerin farklı tarih ve coğrafyalarda farklı anlamlara gelebilmeleri biraz kafa karıştırıcı ama basitçe ve bildiğim kadarıyla özetlemeye çalışayım.
Arapça “scd” kökünden gelen mescid ( biz sondaki “d”yi “t” yaparak dilimize adapte etmişiz) aslında secde edilen yer demek. Yani Allah’a ibadet edilen her yer, örneğin bir cami de veya kıbleye doğru toprağın üzerine serdiğiniz bir seccadenin tanımladığı mekan da “mescit”tir. Cami ise arapça “cm” kökünden gelen, cümle, cem, cemaat vs… gibi biraraya gelme anlamı taşıyan sözcükler ile akraba olan, (ibadet için) biraraya gelinen ve daha çok bir yapıyı çağrıştıran yer anlamında bir sözcük. Yani aslında buradan bakınca mescit daha kapsayıcı, cami ise onun bir alt kümesi gibi.
Ancak bugün gündelik dilde pek böyle kullanılmıyor. Daha çok küçük camilere mescit diyoruz. Peki sınır ne? Metrekaresi mi, yüksekliği mi küçük olacak? Bunun -bildiğim kadarıyla- net bir yanıtı yok. Bazıları cuma namazı kılınmayan küçük mahalle camilerini mescit olarak kabul ediyor. Ama bununla ilgili objektif bir kural bilmiyorum. Bilen varsa yazarsa sevinirim…
Son olarak tıpkı cami sözcüğünün biraraya gelme anlamındaki köküne benzer biçimde kilise sözcüğünün de Yunanca bir araya gelme, toplanma anlamındaki ekklesia, sinagog sözcüğünün de yine Yunanca biraraya gelme anlamına gelen synogogos sözcüğünden geldiğini hatırlatayım. Bu üç dindeki paralellikler ibadet yapısı isimlendirmesinde de karşılık bulmuş.
ARA BİLGİNİN ARA BİLGİSİ : Camii – Cami meselesi
Yazılı literatürde kimi zaman tek kimi zaman da iki “i” ile yazıldığını görmüşsünüzdür cami sözcüğünün. Bu karışıklığı gidermek için şunu bilmelisiniz, “camii”, Arapça gramer kurallarına göre yazılmış “camisi” demek. Yani camisi yerine Arapça camii diyebilirsiniz. Bunda bir mahsur yok ama dile yerleşmiş Türkçesi (camisi) varken Arapça (camii) demek bana biraz gösteriş gibi geliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken daha önemli bir konu var. Bazı camileri adlandırırken cami, bazılarına da camisi (camii) demek gerekiyor. Örneğin Ulu Cami doğru adlandırmadır. Ama bazen Ulu Camii diye yazarlar ki bu hatadır. Zira bir camiye “Ulu Camisi” denmez. O ne öyle “canısı” der gibi. Ama tabi belli bir yerin ulu camisi söz konusuysa, örneğin Bursa Ulu Camisi (ya da Camii) denebilir. Gerçi bunda bile Bursa Ulu Cami daha doğrudur. Aynı şekilde örneğin Hisar Cami de denmez. Doğrusu Hisar Camisi (ya da Camii) dir. Benzer şekilde Ali Bey Cami denmez. Ali Bey Camisi (ya da Camii) denir. Neyse biraz detay, biraz da kötü anlattım, anladınız ama umarım.
Neyse, etimolojiden çıkıp tarihe geri dönelim…
MESCİD-İ NEBEVİ, PEYGAMBERİN MESCİDİ
Dediğim gibi ilk ibadet yapısını şu an arkeolojik değil de daha çok teorik olarak konuşabiliriz. Bu konuda genel kabul gören yaklaşım ilk ibadetlerin peygamberin evinde ya da daha doğru bir ifadeyle Mescid-i Nebevi’de yapılmış olduğu yönünde. Nebevi, peygamber demek. Mescid-i Nebevi ise Muhammed Peygamber’in Mekke’den Medine’ye göçtükten sonra ilk olarak inşa ettirdiği ve onun Medine’deki bütün faaliyetlerinin merkezinde yer almış, biçimi ve işlevleri bakımından sonraki dönemde kurulan camilere örnek teşkil ettiği kabul edilen yapı (web1).
Muhtemelen bir sürü işlevinin yanı sıra Peygamber’in evi olarak da kullandığı bu yapıya dair bilinenleri web1 kaynağından aktarayım: (bir sürü mimari bilgi olduğu için uzun uzun alıntıladım, sıkılırsanız atlayın)
“Resûl-i Ekrem 12 Rebîülevvel (24 Eylül 622) Cuma günü Medine’ye girdiğinde kendisini davet edenleri kırmamak için devesi Kasvâ’nın salıverilmesini ve onun çöktüğü yere en yakın evde konaklayacağını söyledi. Hz. Peygamber’in bu sırada Hz. Nûh’a öğretilen, “Rabbim! Beni mübarek bir menzile kondur. Şüphesiz konaklatanların en hayırlısı sensin” duasını (el-Mü’minûn 23/29) tekrarladığı rivayet edilir (Semhûdî, I, 322). Kasvâ’nın Mâlik b. Neccâr oğullarının evlerinin önünde hurma kurutulan bir düzlükte çökmesi üzerine Resûlullah buraya en yakın evin sahibi Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye misafir oldu. Resûl-i Ekrem, (…) Sehl ve Süheyl adlarında iki yetim çocuğa ait olan bu arsayı mescid yapmak üzere sahiplerinden 10 dinar karşılığında satın aldı (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45; Belâzürî, Fütûh, s. 6). Sahiplerinin arsayı mescid için bağışladıkları rivayeti de vardır (Buhârî, “Veṣâyâ”, 30; Taberî, Târîḫ, II, 397). Bu engebeli ve çalılık alanın (Taberî, Târîḫ, II, 396-397) zemin düzenlenmesi yapıldıktan sonra yaklaşık 3 arşın derinliğindeki temeline ilk taşı Hz. Peygamber koydu. Rebîülevvel ayında (Eylül 622) inşasına başlanan Mescid-i Nebevî, kendisi de ashapla birlikte çalışan Resûl-i Ekrem başta olmak üzere özellikle Talk b. Ali, Ammâr b. Yâsir gibi sahâbîlerin öncülüğünde şevval ayında (Nisan 623) tamamlandı. (…)
İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde 60 × 70 zirâlık bir alana (1022 m2) yapıldı (Semhûdî, I, 334). Mescidin ilk yapısı ve sonraki ilâvelerle ilgili olarak kaynaklarda zikredilen ayrı ölçüler, esas alınan zirâın (arşın) ve metrik karşılığının farklılığından kaynaklanmış olmalıdır. Kıblesi bizzat Hz. Peygamber tarafından Kudüs’e yönelik olarak yapılan ve üç kapısı bulunan mescidin doğu duvarının güney kısmına Resûl-i Ekrem’in hanımları Hz. Âişe ve Sevde için iki adet oda-hücre yapıldı. Daha sonra sayıları dokuza çıkan bu odaların bir kapısı mescide açılıyordu.
Ara Not: Buradan da öğrendiğimiz gibi kıble önceleri Kudüs’tü, daha sonra Kabe oldu.
Kıble hicretten on altı veya on yedi ay sonra Kudüs’ten Mekke’deki Kâbe’ye çevrilince güneyde bulunan yeni kıble tarafına gelen kapı kapatılarak kuzey duvarında yeni bir kapı açıldı. Basit ve sade, ancak son derece fonksiyonel olan Mescid-i Nebevî müslümanların sayısının artmasıyla ihtiyaca cevap veremeyince 7. yılda (628) Hayber dönüşü yeni ilâvelerle genişletildi. Hz. Osman, Resûlullah’ın teşvikiyle Mescid-i Nebevî’ye bitişik bazı yerleri buraya dahil etmek amacıyla satın aldı (Müsned, I, 70; Tirmizî, “Menâḳıb”, 19; Dârekutnî, IV, 195; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VI, 167; Taberânî, I, 196).
Bu dönemde Mescid-i Nebevî, kıble tarafı hariç üç tarafından genişletilerek 100 × 100 zirâ (yaklaşık 2433 m2) ebadında kare planlı bir hale getirildi (Semhûdî, I, 336, 338, 341). Duvarları taş temel üzerine “semît” adı verilen tek sıra kerpiç, üzerine “saîde” denilen kerpiçlerin yön değiştirdiği veya bir tam, bir yarım kerpiçten meydana gelen çift sıra, son olarak da erkekli dişili çift sıra olmak üzere üç farklı şekilde örüldü. Son aşamada duvar kalınlığı 1,5 zirâa (74 cm.), yüksekliği de 7 zirâa (3,45 m.) ulaştı.
Başlangıçta üstü örtülmeyen Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında Hz. Peygamber’in namaz kıldırdığı yere yağmur ve güneşten korunmak için hurma kütüğünden altı direk üzerinde bir sundurma yapıldı. Kıble Kâbe’ye çevrilince bu sundurma kısmen korunarak Suffe ehlinin barındığı bir yer oldu. Mescidin güney duvarına paralel dokuzar adet hurma kütüğünün üç sıra halinde dizilip ahşap sütunlar üzerine oturtulduğu bir çatı yapıldı. Araları 9 zirâ (4,44 m.) olan sütunlar, hurma ağacından kirişlerle birbirine bağlanıp yanlamasına hurma dalı ve yaprakları, izhir ve semer otlarıyla örtülerek toprakla kapatıldı. Çok sade biçimde yapılan tavan gölgelenmeyi sağlıyor, ancak yağmurdan korunmayı temin etmiyordu (Abdürrezzâk es-San‘ânî, IV, 248-249; Müslim, “Ṣıyâm”, 215-216; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 15).”
Bir çok kaynak bu yapı bağlamında aşağıdaki plan ve kütle düzenini esas alıyorlar.

Yapı esas olarak 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm doğu tarafında büyük avluya açılan hücre tipindeki kapalı mekanlar. Bu mekanlar barınma ve günlük ihtiyaçlar için kullanılmış olmalı. İkinci olarak duvar ve bahsettiğim hücrelerle çevrilmiş 3 girişi olan geniş avlu. Üçüncü ve dördüncü mekanlarsa bu avlunun güneyindeki büyük, kuzeyindeki küçük yarı açık yani üstü örtülü mekanlar.
Muhtemelen ilk Müslümanlar yapının genişçe avlusunda toplanıp peygamberden Tanrı’nın buyrukları ve nasıl yaşamaları gerektiğine dair söylevleri dinliyorlar ve yine muhtemelen birlikte ibadet ediyorlardı. Peygamber de kalabalığa sesini daha iyi duyurmak ve görülmek için yine muhtemelen bir yükseltinin (ağaç gövdesi gibi) üstüne çıkarak onlara sesleniyordu. İlerde bu eleman bugün büyük camilerde bulunan minbere dönüşecek.
Mescid-i Nebevi’nin kronolojisini Ekrem Hakkı Ayverdi şöyle aktarıyor:

İşte ibadet eylemlerinin gerçekleştiği bu ilk mekanın sonraki camilere örnek olduğu düşünülür. Ancak yukarıdaki çizimlerden de gördüğünüz gibi bu yapının bugün gördüğümüz camilerle uzaktan yakından bir benzerliği bulunmaz. Çünkü bugünkü camiler yaklaşık 1.500 yıllık ve halen süren bir evrimin sonuçlarıdır. Yani buradan bugünkü camilerin mimari olarak peygamber hatta 4 halife dönemi ile neredeyse hiç alakalarının olmadığını söylemek, cami mimarisine ya da onun elemanlarına sanki Kur-an’la ya da peygamberle ilişkiliymişlercesine kutsiyet atfetmek ve değişemez sanmak yanlıştır.
Çok kısaca tarif edecek olursak ilk ibadetler için de kullanılan bu çok işlevli yapı ibadet için büyükçe bir avlu ve sınırlı bir yarı açık mekana, sundurmaya sahiptir. Bu yarı açık mekan o tarihte ve coğrafyadaki inşa geleneklerine ve teknolojisine uygun olarak ahşap dikmelerin taşıdığı ahşap kirişler ve bitkisel yüzey örtüleri üzerine toprak dam yapılarak oluşturulmuştur. Ne kubbe, ne minare bulunmaz. Bunlar cami mimarisine sonradan dahil olmuş elemanlardır.
Ayrıca çok işlevlilik meselesi de önemli, zira camiler ana işlevleri şüphesiz ibadet olsa da tarih boyunca üstlendikleri bir çok farklı işlev dolayısıyla çok işlevli yapılar olmuştur. Özellikle erken dönemlerde eğitim, siyasi toplantılar, yargılamalar gibi bir çok kamusal işlev camilerde gerçekleştirilmiş, zamanla bu işlevler cami dışında kendi yapılarına çıkıp (örneğin medrese, saray vs…) camide sadece ibadet işlevini bırakmışlardır. Gerçi bugün bile farklı coğrafyalarda camilerin ibadet dışında farklı işlevler üstlendiği örnekler istisna değildir.
KUFA, BÜYÜK CAMİ
Peki, bu ilk ibadet yapısından sonra en erken camilere dair hangi örneklere sahibiz? Burada en çok örneklenen yapı Irak’ın Necef kenti yakınlarında, Kufa’daki Büyük Cami (Mescid-i Kufe). Wikipedia’ya göre 670 yılına tarihleniyor. Tabi ilk yapıdan günümüze kalanlar oldukça sınırlı. Bir çok kaynak şu şekilde bir restitüsyon çizimine sahip:



Yine wikipedia’daki bilgilere göre burada şehrin kuruluşunda yani 638 yılında inşa edilen daha eski bir cami vardı ve “670 yılında, şehrin valisi Ziyad ibn Abihi , caminin tuğladan yeniden inşa edilmesini ve çok daha anıtsal bir biçimde genişletilmesini sağladı. Diğer bölgelerden zanaatkarlar getirildi ve caminin sütunları için Ahvaz’dan malzemeler ithal edildi. Caminin güney tarafına bitişik olan vali sarayı veya Dar al-Imara da yeniden inşa edildi” (web2)
Şüphesiz her cami için bu geçerli değil ancak şehrin en büyük camisinin şehrin yöneticisinin konutu/sarayı ile yan yana olması fikri sanki burada da devam etmiş gibi.
Caminin mimari özelliklerini yine wikipedia’dan aktarıyorum:
“Binanın alanı yaklaşık 11.000 metrekare ölçülerindedir. Tarihi cami, 110 x 112 metre ölçülerinde dörtgen bir plana sahiptir. Dış duvarları boyunca yarım daire şeklinde burçları (bunlara payanda demek bence daha doğru HIA), köşelerinde üç dairesel (üç çeyrek daire) kulesi (buna da payanda demek lazım bence HIA) vardır ve 20. yüzyıldaki saha araştırmalarına göre tarihsel olarak bir minaresi bulunmaktaydı” (web2).
Bu sön cümle önemli. wikipedia’nın gönderdiği kaynağı da kontrol ettim, güvenilir bir kaynak ve cami hakkında daha detaylı bilgi isterseniz bu kaynağa başvurun (web3) ancak minareyi tam olarak 670’e tarihlemiyor. Yani kesin konuşmak zor ama şayet bu doğruysa minareli camilerin bilinen en erken örneği bu cami olabilir.


Neyse uzatmayalım, elimizdeki en erken camilerden olan Kufa Camisi de Mescit-i Nebevi’ye benzer biçimde genişçe bir alanı çevreleyen kale duvarı boyutlarındaki duvarlardan oluşuyor. Muhtemelen ikinci restitüsyonda olduğu gibi yine Mescit-i Nebevi’de olduğu gibi aynı teknik ve malzemeyle ancak daha geniş ve yüksek bir sundurmaya sahipti. Zira güneşten korunmak bu coğrafya için en önemli mimari meselelerden biri tahmin edebileceğiniz gibi.
Erken dönemlerden devam ederek yine devasa bir camiye göz atalım. Bu sefer Abbasi dönemindeyiz. Abbasilerin kurduğu (kent kurmayı çok seviyor kendileri, kurdukları en ünlü kent başkentleri de olan Bağdat) Samarra’daki Ulu Cami’yi konuşacağız.
Samarra Ulu Cami meselesinde de yaklaşık olarak Kufa’daki durum geçerli ama orada camiye bitişik bir saray kompleksi yok. Bir de oldukça değişik bir minaresi var, bunu bahane ederek biraz minare meselesini konuşalım.
ARA BİLGİ : Minare Meselesi
İlk camilerde minare olmadığı biliniyor. İnsanlar olasılıkla sesi gür birisinin okuduğu ezanla ibadete çağırılıyorlardı. Herhalde erken dönemlerde mevcut yapının damına çıkarak yüksekten ezan okumanın sesin daha uzaklara yayılmasını sağladığı düşünülmüş, dolayısıyla ezanlar damlardan okunmuştur diye tahmin edebiliriz. Ancak ne zaman “minare” diye bu işe ayrılmış bir yapı elemanı ortaya çıktı, işte bunu bilmiyoruz.
Benim bu konuda bir teorim var ama çok dayanaksız, kesin bilgi değil yani. Büyük olasılıkla yukarıda da gördüğümüz gibi cami duvarları yükselip duvarı desteklemek için payandalar ortaya çıktığında ezan okuyacak kişiler (müezzinler) duvarın üstüne çıktıklarında basabilecekleri alanın genişlediği bu payandaların üstünden okuyor olmalıydılar ezanı. Ve bu süreçte beki o payandaların biri özelleşip ekstra bir merdivene veya rampaya ve zamanla belki diğerlerinden daha yüksek bir karaktere kavuştu ve minareleşti. Bakın tekrar söylüyorum, bunu ben uydurdum. Ama çok mantıklı değil mi?

Huyumuz olduğu üzere minare sözcüğünün etimolojisine girmezsek de olmaz. Minare mnr kökünden geliyor Arapça. O da nur yani ışık sözcüğü ile akraba. Yani bir nevi “ışık kulesi” anlamına geliyor. Çok eski zamanlardan beri ışık (genellikle ateş yakarak ya da güneş ışığı yansıtılarak) haberleşme için kullanılıyordu biliyorsunuz. Dolayısıyla bu ışık kulelerine (bilerek ya da bilmeyerek) referansla camilerin ezan okunan kulelerine de minare denmiş. Bugün minarelerde ışık da yanıyor biliyorsunuz. Özellikle ramazanda o ışıkların yanması heyecanla beklenir. Ama bu konuda kesin bir şey söylemek istemedim zira erken dönem minarelerinde ateş yakılarak bir ışık da oluşturuluyor muydu bilmiyorum.
Samarra Ulu Cami
Abbasiler Samarra kentini kurduktan sonra ona yakışan bir cami yapmayı da ihmal etmiyorlar tabii ki ve Samarra Ulu Cami o zamanki dünyanın en büyük camisi olarak inşa ediliyor. Kütle geometrisi olarak Kufa Büyük Cami’yi tekrar ediyor bu cami de. Ama ondan daha büyük ve görkemli. Ondan ayrılan tarafı bir saray kompleksi ile birlikte inşa edilmemiş olması. Hatta aşağıda fotoğraflardan görebileceğiniz gibi yerleşimin biraz dışında gibi sanki. Bu ilginç. Genelde Ulu Camiler yerleşimin içinde hatta mümkün olduğunca merkezinde inşa edilir.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu caminin en dikkat çekici yeri minaresi. 2,5 metrelik spiral bir rampanın sarılı olduğu minare orijinalinde camiye bir köprü ile bağlıymış (wikipedia’nın yalancısıyım). Yüksekliği 52 metre, tabanında genişliği ise 33 metre imiş (web6).




ARA BİLGİ : Plan Şemaları
Erken dönem camileri gördüğünüz gibi bugünkü camilerden bir çok açıdan farklı. Sık sık vurguladık bunu zaten. Ama çok çok önemli farklardan biri de plan şemaları. Erken dönem camileri genelde enine plan şemasına sahip. Yani ibadet ederken insanların kiliselerdeki gibi arka arkaya dizildikleri uzunlamasına (bazilikal) plan şeması yerine yan yana sıralanarak ibadet etmelerini sağlayan enine plan şemasını tercih ediyorlar. Bu da namazda mümkün olduğunca önlerde yer almanın daha makbul olduğu düşüncesine dayanıyor. Buna dair bir ayet, hadis vs… var mı bilmiyorum ama özellikle erken dönemlerde önemli olduğu anlaşılıyor. Hatta bugün de “safları sıklaştıralım” sözü buradan gelir. Sıkışalım biraz, arkadakiler de mümkün olduğunca öne gelsin.
Dolayısıyla gördüğünüz gibi bu eğilim plan şemasını da belirlemiş. Ancak özellikle kiliseden dönüştürülen camilerde bu bazen yapılan eklerle (örneğin Şam Emeviye Camisi) başarılsa da her zaman sağlanamayabiliyor.
Bugün ise böyle bir mimari eğilim pek yok. Olasılıkla kubbenin cami mimarisinde baskın olmasıyla onun ilham ettiği merkezi mekan, enine mekana galip gelmiş. Mimar Sinan’ın görkemli kubbeli camileri (Şehzade, Süleymaniye, Selimiye) kubbenin merkezi etkisinin en muhteşem örneklerindendir. Ama Mimar Sinan’ın bir çok kubbeli olduğu halde enine plan şemalı camisinin de olduğunu hatırlatayım (örneğin Sinan Paşa Camisi).
Bu arada bu meseleyi araştırırken Ekrem Hakkı Ayverdi’nin (1899-1984) (kendisi mimarlık tarihi ve sanat tarihi alanında önemli bir uzmandır) farklı bir görüşü olduğunu gördüm. Doğruluğundan pek emin olmasam da onu da aşağıda aktarıyorum:

GÜNÜNÜZ CAMİ MİMARİSİNE TARİHSEL PERSPEKTİFLE BAKIŞ
Peki bütün bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak? Ne aynı tarihte ne de aynı coğrafyadayız. Bu soru, tarihsel bilginin işe yararlığı üzerine çok uzun ve derin bir soruyu çağırsa da hiç oralara girmeye niyetim yok. Çok basitçe şu kadarını söyleyeyim, bir şeyin tarihini bilirseniz geleceğini kurarken daha güçlü argümanlara sahip olursunuz. Şart değildir tabi ki ama daha iyidir. Her zaman.
Burada çağdaş cami tasarımı hakkında bir yazı yazmak konuyu dağıtacak. Onun için bir üstteki paragrafta yazdıklarımı en çok üzerinde durduğumuz 2 eleman olan kubbe ve minare üzerinden yorumlayarak bitireyim. İsterseniz siz bu tarihsel yöntemi ve yorumları camiyi oluşturan onlarca elemana doğru geliştirebilirsiniz.
Kubbe
Cami mimarisi söz konusu olduğunda akla ilk kubbe tartışmaları gelir genelde. Bugün önemli bir çoğunluk neredeyse kubbesiz cami olamayacağını ya da kubbesiz camilerin “doğru/uygun” olmadığını düşünür. Ama peygamber veya halifelerin hiç biri kubbeli bir cami görmemiştir muhtemelen. Öyleyse neden illa kubbe bekleriz cami tasarlayan mimarlardan?
Bu saçma mıdır yoksa gelenekselleşen bir biçimin yeniden üretilmesi yoluyla o gelenekle bağlantı kurma isteği mi?
Bu gereksinimden kopmuş tekrarlar, alışkanlıklar sadece dini yapılara ya da İslam’ın dini yapılarına özgü müdür?
Çok hızlı yanıt vermemek lazım bu sorulara…
Önce şunu anlayalım, niçin kubbe cami mimarisi için -ilk örneklerde hiç görülmese de- neredeyse vazgeçilmez olmuş?
Yanıt basit. Çünkü geleneksel dünyada yani Sanayi Devrimi’nden önce diyelim kabaca, mekana taşıyıcı düşürmeden en geniş kapalı mekan yaratmak için kaçınılmaz olarak kubbe yapmak zorundaydınız. Yok göğü temsil ediyormuş, yok kainatın bilmem nesiymiş, yok sembolik anlamlarıymış…
Tabii ki bunlar da var ama sizi temin ederim ilk kubbeli camileri yapan mimarlar sembolizm peşinde değil kalabalıkları sığdırabilecekleri geniş kapalı mekanları bir kerede örtme peşindelerdi. Bütün diğer sembolizmler ardından geldi.
Yine kesin olarak iddia edecek bilgim yok ancak olasılıkla cami mimarisine kubbenin dahil olmasına 2 odak neden olmuş olmalı. Birincisi Emeviler döneminde yoğun etkileşime girilen Doğu Roma (Bizans) mimarisi. Bir diğer odak da Abbasiler’in doğuya yönelmesiyle etkileşime girilen İran/Sasani mimarisi. Roma dünyanın neredeyse en görkemli kubbelerini yapan (Pantheon, Ayasofya) uygarlık. kuzeye doğru yayıldıkça Roma’nın görkemli kubbelerle örtülü kiliselerini, katedrallerini gören müslümanların etkilenmemiş olması imkansız. Yine doğuda da olasılıkla Roma’dan öğrendikleri kubbe mimarisini bu kez farklı bir malzemeyle, tuğla ile bambaşka bir mecraya taşıyan Sasaniler ve biraz daha doğuda Hint kültürü… Gerçi Hint mimarisi hakkında hiç bir bilgim yok, onlar Roma’dan öğrenmemiş olabilir, uydurmayayım.
Hatta yine kesin olarak kanıtlayamasam da ilk kubbeli camilerin sıfırdan yapılanlar değil Emevi döneminde Suriye’de kiliseden dönüştürülen camiler olma olasılığı çok yüksek. Bir süre sonra kubbenin geniş mekan geçme özelliği, iç mekandaki güçlü etkisi, dışardan da heybetli görünüşü cami mimarisinin ayrılmaz bileşeni olduğu kabulünü yaratmış gibi görünüyor.
Yine bugüne gelecek olursak, bugün geniş mekanları örtmenin bin bir yolu var. Ne kubbeye, ne taşa ne tuğlaya, ne de yığma sistemlere mecbur değiliz. Yani kubbeden form olarak vazgeçmek kolay ama ona kutsiyet atfetme cehaletinin yanı sıra yukarıda bahsettiğim içerden ve dışardan etkisini kaybetme korkusu onu vazgeçilmez kılıyor hala.
Burada da yine usta mimarların önüne bence iki yol açılıyor. Kubbe meselesini/biçimini yorumlamak ya da bambaşka biçimlerle o iç ve dış etkiyi en az kubbe kadar sağlamak. Bu yaklaşımları bence başarıyla somutlaştıran iki örnek koyacağım aşağıya:
1 – Sancaklar Camisi (Mimar: Emre Arolat). Görseller için kaynak (web7)



Dışarıdan kubbesiz ama etkileyici kütle, içerden belli belirsiz bir kubbe yorumu ve mihrap duvarı ile çatı arasından sızan ışıkla mistik bir karakter kazanan mekan.
1 – TBMM Camisi (Mimar: Behruz Çinici). Görseller için kaynak (web8)



İçerden de dışardan da etkileyici bir kubbe yorumu
Minare
Yukarıda değindiğim gibi minare de diğer bir çok eleman gibi cami mimarisine sonradan ve pratik gereksinimlerle eklenmiş bir yapı. Temel işlevi ezanın mümkün olduğunca uzaklardan duyulması. Bir de camileri doku içerisinde uzaklardan bile algılanır kılmaları. Bu algılamanın iki hedefi var. Birincisi pratik, yani camiyi ararken kolayca bulmamızı sağlaması ikincisi ise özellikle kent silüetine biçim vererek yerleşimin dini karakterini taşıması, yansıtması.
Şimdi bu işlevlerden hangileri hala 21. yüzyılda geçerli? Herkesin saatinin olmadığı yüzyıllarda ibadet zamanının ezanla bildirilmesi gayet mantıklı ama bugün bunu öğrenmenin çok daha kolay yolları var. Saatler, telefonlar, alarmlar, uygulamalar vs…
Artık bir camiyi aradığımızda bunu da minarelere bakarak yapmıyoruz. Zaten yükselen kentsel dokuda minareler de eskisi kadar görünür değil doğal olarak. Bunun için de navigasyon uygulamaları herhalde hemen herkesin kullandığı yöntemin başında geliyor.
Peki yerleşimde hakim dinin vurgulanması, yansıtılması? Bu daha meşakkatli bir konu. Bunun hakkında kesin konuşmak zor ama benim yorumum, tüm farklılıklarıyla insanların birarada barışçıl bir şekilde yaşamasını savunmak ve bunu yansıtmak “burası Müslüman şehri”, “burası Hristiyan şehri” gibi şeyleri yansıtmaktan çok daha anlamlı geliyor.
Zaten ağır bir aşağılık kompleksinden muzdarip değilseniz bu gibi şeyleri sürekli başkalarının gözüne sokmaya, yarıştırmaya heves duymazsınız değil mi?
Sonuç olarak minarelerin aslında hemen hiç bir işlevi kalmıyor. Peki yapmayalım mı o zaman minare? Tabii ki, yapılmayabilir ama bence yapılmasında da bir sakınca yok. Zira mimaride ölçüt sadece pratik işlevler değildir. Estetik ve psikolojik motivasyonlar da önemlidir. Hatta bunlar mimariyi mühendislikten ayıran önemli ölçütlerdir. İşe yararlık tek ölçütünüzse mühendis olursunuz, mimar değil.
Eski bir geleneği tekrar yorumlamak için bence güzel bir fırsat verir minareler. Pratik işlevlerinden arınmış, geleneği sembolize eden bir heykel gözüyle bakıp, ele alıp bence çok güzel çağdaş minareler tasarlanabilir. Yukarıda paylaştığım örneklerin minarelerine bakalım şimdi de:
1 – Sancaklar Camisi (Mimar: Emre Arolat). Görseller için kaynak (web7)



Pratik işlevlerinden arınıp sembolik, heykelsi bir elemana dönüşmüş minare.
1 – TBMM Camisi (Mimar: Behruz Çinici). Görseller için kaynak (web8)


Minare yok, onun yerine, olması gereken yerde bir selvi ağacı. Daha şiirsel bir yorum olabilir mi?
KAYNAKLAR
Ayverdi, E. H. 1982, Camilerde İlk Saf ve Geniş Saf Hakkında, Kubbealtı Dergisi.
web1: TDV İslam Ansiklopedisi, “Mescid-i Nebevi” maddesi.
web2: Wikipedia Great “Mosque of Kufa” maddesi
web5: https://www.dennisrhollowayarchitect.com/GreatMosqueKufa.html
web6: Wikipedia Great “Mosque of Samarra” maddesi